28.11.25

Bu Yazı Son Torba Yazı

 


Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz." (Tirmizi, Kıyamet, 53, no: 2507;) Bu hadisi bile bile kınadıklarım oldu. Ama kınadıklarımın hepsi de başıma geldi. Bir örnek vereyim:

İktidara sahip olanların, bildiğiniz üzere öteden beri torba kanun çıkarma alışkanlıkları var. Diyelim ki 4 yasa değişikliği yurttaşın lehine bir yasa değişikliği de yurttaşın aleyhine birinin ya da birilerinin lehine. Hepsi bir torbada. Muhalefet hayır diyecek olsa. Hıı. Demek ki yurttaşa yararlı şu değişiklikleri istemiyor, diyecekler. Torbanın içinde bulunanları çokları da bilmez ya…

“Şimdi çuval dolusu sorun varken torbadan söz etmenin sırası mı?” demeyiniz. Bu anda “güncelde” değilim. Bir değişikliğin eşiğindeyim:

Torba kanunları herkes kınıyordu zaten çünkü kınanmayacak gibi değil. Ben de kınıyordum ama benim de başıma geldi de haberim olmadı. Nasıl mı demeyiniz.

Bir yazımda üç beş konu var. Bazen daha fazla. Bir hastaneye gidiyorum. Poliklinikten sonra gözlemler başlıyor. Hastaneden çıkıp başka mekanlara giderken gözlemler ve de sözde kurtarma planları, sözde katkı yapma vb. Haa, demek benim kınamam da başıma geldi. Ben de yavaş yavaş iktidara sahip olanlar gibi oldum.

Eskiden pop müziğini gürültü olarak kabul ederdim. Zamanla alıştım. Bu arada rahmetli Turgut Ozal’ı hatırladım. “Alışırlar alışırlar…” derdi. Gerçekten emperyalistler çok şeyleri ruhumuz duymadan alıştırdılar bize.

En basitinden şu sosyal medya kullanımında bile alışkanlıktan kurtulamıyoruz. Bir yerde çay mı içtik hemen fotoğrafını yayınlıyoruz, yemek mi yedik hemen videolar. Bunu da kınardım. Ama ben de benzer fotoğrafları paylaşır oldum.

Sonra da satır aralarında sözde katkı niyetine birkaç düşünce… Tövbe estağfurullah. Artık torba yazı yazmayacağım.

Diyet yapmaya başlayanları bilirsiniz. “Bugün de yiyeyim de daha yemeyeceğim.” derler. Ben de bugün de yazayım da daha torba yazı yazmayacağım, diyorum. Eskiden ne güzel yazıyormuşum. Öğrencilerime ne güzel öğretiyormuşum. “Şimden gerü” kurallara aykırı bir şey yazılmaya…”

Bugün 28. 11. 2025 Cuma. Çekmeköy Ağız ve Diş Sağlığı Merkezine gittik. Önceki yazılarımda söz etmiştim. 4 çürük diş çekimi meselesi vardı. Bunun çözümü için;

ü    Kardiyoloji doktorunun onay yazısı ve

ü    Cilt doktorunun onay yazısı alındı.

ü    İki gün x ilacı içilmeyecek

ü    Bu iki günde sabah akşam karından birer iğne vurulacak

ü    01.12.2025 saat 09.00’da iki antibiyotik içilecek

ü    Saat 10.00 diş operasyonuna başlanacak.

ü    Tabii bundan önce de benden bir taahhütname almaları olağandır.

ü    Bir de çocuklarımdan kararname alınır mı bilemem.

Sabah 0900- 10 00 saatleri kuşluk vakti mi oluyor? Evet, Kuşluk Vakti operasyonunun planları hazırlandı.

Bu arada doktorumdan çok memnunum. Onun şahsında tüm doktorlara candan teşekkür ederim. Tedbir bizden taktir Allah’tan. Değerli doktorumuz;

o       mesleki,

o       hukuki,

o       idari ve

o       insani vb.

bütün tedbirleri almıştır. Öyleki odasından çıkarak koridorda oturduğum yere kadar gelerek bana izahat vererek beni mahcup etmiştir. Nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Böylesi doktorlardan ve sağlık görevlilerinden Allah razı olsun.

Şimdi Kuşluk Operasyonunu bir yana bırakalım. Vicdanlara sığmayan bazı şafak operasyonları çağrışımı da yapmayarak yazımın peşine takılın:

Ağız ve Diş Sağlığı Merkezinden çıktık. Durağa doğru ilerliyoruz. Tam bu anda Ahmet, refakatçi kâğıdını imzalatmayı unuttuğunu fark etti. Geri döndü.

Ben bir dükkânın önündeki sandalyeye oturdum. Bir yaştaşımla merhabalaştık. Nerelisin sorusuyla başlar bu tip konuşmalar. Daha önceleri konuştuğum kişilerden konuştuklarımızı yayınlama izni alırdım. Hatta fotoğrafları bile yayınlardım. Yani insanları en doğal halleriyle, kurgu yapmadan dosdoğru yansıtırdım. Tabii yazılarım edebiyat bakımından biraz yavan olduğu için bu yazılar da itibar görmedi. Neyse bu konuştuğum kişiden müsaade almadığım için öyküsünü yazmayacağım. Bir sanatçı olsaydım isim değiştirerek, şöyle böyle yazarak …’lı Ustanın Rüşvet Hikâyesini yazardım. Evet 40 sene önce evini yaparken nasıl rüşvetler verdiği… Bu kangren olmuş bir yara. “Ben ondan duydum, sanırım şuna bu kadar vermiştir. Tahmin ederim ki şunlar şunları da yapmıştır.” dersek iş başkalaşır.

Zaten Ahmet geldi. Yolumuza revan olduk.

Hava çok güzeldi. Güzelliklere güzellik katabileceğimiz bir yere gidecektik ki Ahmet bugün Madenlerdeki şu lokantaya gidelim, dedi. Ya, Madenlerde ne kadar da lokanta var da benim haberim yok. Zaten nereden haberim var ki…

Bir lokantanın önünden geçerken, daha doğrusu Ahmet selfi çekmeye hazırlanırken, patron olduğunu sonradan öğrendiğimiz bir bey de karemize girdi. Merhabalaştıktan sonra içeri girdik.

Tabii Beyran çorbası yedik. Çorbanın yanında çığ köfte, salata, biber, turşu, roka vb. olunca doyduk. Fiyat sormak da yazmak da yakışmaz. Ahmet’e sordum “Şimdi biz elitler sınıfına mı girdik?” Ne elitleri, o dediğin falan falan yerlerde. Kafamdaki fiyatlara burada bir sıfır ilave ediyorlar, falanlarda iki sıfır.

Falan yerleri de görmek isterim. Bu aralar gözlerim bulanık görüyor, belki oralarda…

Ee ne demiştik? Bu son torba yazım.

Pazartesi alt çeneye Kuşluk 1 operasyonu yapılacak. Sonra da, doktorun söylediği tarihte Kuşluk 2 operasyonu. Sonra da protez yapım çalışmaları.

Kuşluk operasyonlarıyla düşük çenem düzelir inşallah. Ondan sonra yalnız bir, bilemedin iki konuda yazacağım. İktidara sahip olanlar için bir kelime bile etmeyeceğim.

Ah! Sabahattin. Bakalım sağ mısın? Hiç, yazacağım, yazmayacağım denir mi?

Allah (cc) izin ederse demeyi unutmayalım. Ve torba yazılarımızı burada sonlandıralım.

Sabahattin Gencal,

Çekmeköy-İstanbul, 28. 11. 2025

 

 


 

27.11.25

"Yine Gezdim Hastanelerini İstanbul'un"

 


Gazete muharrirlerine göre bir yazının haber değeri olup olmadığı nasıl anlaşıldığı konusunda çok ilginç görüşler vardır. Bir görüş de benden olsun: Bir adam her gün evinden dışarı çıkıyorsa bunun haber değeri yok ama her gün çıkamayıp yalnız haftada bir çıkabiliyorsa bunun haber değeri vardır.


İnsanoğluna bakınız. Benim evden dışarı çıkışımla ilgili yazımızın haber değeri olduğuna gerekçe uyduruyoruz. Niçin böyleyiz bilemiyorum. Haber değeri var yok, bırakın buna okuyucu karar versin. Yok efendim, okuyucuyu ta baştan yönlendirmeli, etki altında bırakmalı.

Nedense bizlerde hep böyle oluyor. Okuyucu da, __hadi oradan, deyip okumuyor.


Okumamak çare mi? Değil tabii. Böyle yazılar oldu mu okuyucu öyle yorumlar yazmalı ki ders olsun, ibret olsun.

Yorum yazmak biz de adet değil. Bakın gazetelere. Tek tük yorumlar var. O da eline sağlık, kalemine kuvvet vb. gibisinden.

__“Tamam, meramını anlattın, son cümleni yaz.” diyorum kendime. Sonra?

__ “Olur mu? Bu sadece bir ısındırmaydı, asıl konuya yeni giriyoruz.




26. 11. 2025 Çarşamba

Oğlum Ahmet’le yine gezdim hastanelerini İstanbul’un. Bu kez Siyamı Ersek ve Sultan Abdülhamit Han hastanelerindeydik. Önceki yazılarımda Ümraniye, Çekmeköy, Sancaktepe’deki hastanelerden söz etmiştim. Sağlık Bakanlığı talep ederse karşılaştırmalı gözlemlerimi yazarım. Okuyucularımız zaten her şeyi ince ayrıntılarına kadar biliyor. Onun için ben gördüklerimi değil gördüklerimin bende uyandırdığı çağrışımları yazayım.

“Kendin yaz kendin oku” faslına giriyorum şimdi. Çünkü biliyorum ki artık okuyucuların sabrı taşmıştır ve okumayı bırakmıştır. Böylece benim de yüküm azalmıştır.


Böylece kaldık mı hakiki okuyucularımla baş başa.

Efendim. On gün kadar önce diş doktorundan söz etmiştim. Hasta ve hasta yakınlarıyla iletişimi çok güzel. Oğluma diyor ki bu yaşta durum çok iyi. 4 çürük diş çekilecek ama diğerleri sağlam. Buna bardağın dolu tarafından bakmak derler. Milletçe boş tarafından bakar olduk. Diş çekimi için de kardiyoloji ve cildiyeden onay raporu almak gerekiyormuş. İşte dün bunun için dün doktora gittik.


Sabah 0705’te evden çıktık. Şahinbey Durağına kadar yürüdük. Erken erken otobüste yerimizi aldık. Ahmet, benim gözlem yapmaya birazcık meraklı olduğunu bildiği için __Bunu da yazarsın, diyordu ikide bir. Sen yaz, diyordum ona. O da __Ben ayarlayamam, dozunu kaçırırım, diye cevap veriyordu. Gerçekten, Ahmet çok güzel yazıyor. Ama baltası biraz keskin. Benim baltam bile yok. Aramızdaki fark bu.


Yoldaki trafiği bir görseniz, çevreyi bir görseniz. İstanbul’da yaşanmaz derdiniz. Hastaneye gidinceye kadar İstanbul’u Kurtarma Planı geliştiriyorduk Ahmet’le. Ciddi ciddi planlar yapıyor. Üstelik kendi planlarımıza inanıyorduk.

Bu kez hastaneleri yeniden düzetmeyi düşündük uzun uzun.

Bazıları der ya şaka bir yana. Ona da canım sıkılır ya yine de yazmış bulundum. Her şey bir yana bizim sadece sağlık bakanlığımız değil bütün bakanlıkların yine bütün devlet büyüklerimizin düşünmesi gerekir. Bütün insanlarımız hasta. Önemli olan hastalanmamak için neler yapmak gerektiğidir.

Ben sözü edilen raporları aldım. Yani kardiyolojiden ve cildiyeden pek iyi le geçtim. Geçen hafta da dahiliye tahlillerin pek iyi olduğunu söylemiş miydim?

Hastane bahçesinde tostumuzu yerken de biraz gözlem yaptım. Saat 11.00’de Kadıköy’e indik.


Ahmet fotoğraf çekmeye devam ediyor. Çekmeden önce kendimize çekidüzen verelim, diyorum. O doğallıktan yana. Ayrıca kendimizden çok içinde bulunduğumuz mekâna önem veriyor. Onun önem verdiklerini yazsam ooo Kadıköy tarihini yeniden yazmam gerekirdi…

Meşhur Haydarpaşa, Meşhur kelimesini yazmadan devam edelim: İskele, limandan görüntüler. Ah o vapurlar. Vapurlar dursun. Limanda bir fotoğraf çekinelim. Ahmet arşivine baktı. Bilmem kaç ay önce simit yerken çektirdiğim bir fotoğraf vardı, tam da orada bir fotoğraf daha. Bu kez simit yok. Liman sahilindeki büfede çay içmek var. Merkezde de İskender yemek. Dedik ki öğleleri İskender yemek için Kadıköy’e gelelim. Daha sonra vaz geçtik. Otobüs dolaşa dolaşa tam iki saatte bizim mekâna geldi. Ahmet, şehirler arası otobüs gibi, dedi. Sonra ekledi. Şehirler arası otobüsler arada mola veriyor hiç olmazsa…



Kitapçıları gezmemek olur muydu? Ben onların yalancısıyım. Kitap satışları iyi imiş. Oh oh. Demek kitap okunuyor. Yani okunmayan sadece benim kitaplarım.



Desenize, böyle yazarsanız sittin sene okunmaz kitapların.

Doğru diyorsunuz. Ben de stil değiştirmeyi düşünüyordum. Aynı samimiyet, aynı nezaketle fakat?


Aslında sadece fotoğraflar yeterdi, diyemeyeceğim. Kelimelerin yeri başka. Duydunuz mu? İnsan kelimeler le düşünürmüş.

Sabahattin Gencal,

Çekmeköy-İstanbul, 27. 11. 2025

 

 


23.11.25

Köy Kent Okulları Açılmalı

 



Erzurum Yavuzselim İlköğretmen Okulundan bir görünüş.


                                     Köy Kent Okulları Açılmalı

Sene 1974. Van’ın Muradiye ilçesindeki ortaokulda öğretmenim.

Van’a Milli Eğitim Bakanı gelecekti. Muradiye Belediye başkanı bakanı karşılamayı düşünüyor. Bu karşılamanın daha anlamlı ve yararlı olması için ortaokul müdürü ile beni de yanında götürdü.

Ben görüşmenin bir odada olacağını düşünüyordum. Düşündüğüm gibi olmadı. Bir alanda diğer görüşmek isteyenlerle beraber ve ayaküstü bir görüşme oldu.

Milli Eğitim Bakanı rahmetli Mustafa Üstündağ sorulanlara kısa ve özlü cevaplar veriyordu. Ben, her zamanki gibi dinleyiciyim. Ama öyle bir dinleyici ki beden dilini bile dinleyebiliyor, anlamlandırabiliyorum.

Kendisine, “Köy Enstitülerini tekrar kurmayı düşünüyor musunuz?” sorusu soruldu.  Avuçlarındaki nasırları gösterdi. Ve öyle bir tavır takındı ki ben köy enstitüleri mirası üzerinde kurulan mezun olduğum ilköğretmen okulundaki anılarımı hatırladım. Bazen altı yıllık anılar altı saniye içinde bile canlanıverir. O anda rahmetli Üstündağ bana her şeyi anlatmış gibi oldu.

O gün dolan gözyaşlarım, inanın şimdi akıyor. Gözyaşlarımı tutamıyorum. Gözyaşları ile yıkanan her kelimenin beyinlerde ve gönüllerde iz bırakacağını ve öğretmen olsun olmasın herkesin milli eğitimin yeniden milli eğitim olması için çabalayacağını umuyorum.

Bakanın konuşma yapacağı salonda öğretmenler yerlerini almıştı. Biz de bakanla birlikte salona geçtik.

O ne güzel hitaptı. Her kelimesi saygı ve sevgiyle dolu. Güven veren, cesaret veren, çalışma zevkini ve aşkını artıran bu konuşmadan aklımda kalan bir cümle: Mealen “Antenlerimiz en ucra köydeki öğretmenlere çevrilmiştir.” İşte bakan bu…

(Anti parantez olarak birkaç hususa da değinmek gerekmez benim için. Ama dileyen olur düşüncesiyle yazalım: Bugün öğretmenlere çevrilmiş bir anten göremeyiz. Görüp duyacağımız öğretmenlere nasıl hitap edildiğidir. Onları nasıl umutsuzluğa sevk ettikleridir.

 Samimiyetle söylüyorum ki bakanların sözleriyle ilgilenmiyorum. Antenlerini çevirseler de hatta okulda öğretmenlerle beraber olsalar da hiçbir şey değişmez. Böyle yazmak istemezdim. Ama bunlar Milli eğimi dönüştürme konusundan başka hiçbir şey düşünmüyorlar gibime geliyor. Keşke, okuyucularımızdan biri çıkıp da aksini söylese de benim ve benim gibi bağrı yananlar ferahlasak…)

1974’te Köy Enstitülerinin yeniden kurulması konusunda sessiz kalan kalan rahmetli Üstündağ yaşasaydı bugün ne derdi acaba?

Hiç kuşkusuz ki “evet” derdi. Bu ne demek olurdu? Yani eğitimde 1974’ten de daha geriye gittik demektir.

Doğru. Her yönüyle geriledik ama umudumuzu koruyabilirsek layık olduğumuz düzeye gelebiliriz. Tabii yeni projelerle.  Bu proje kavramına da alerji oluyorum. Son çeyrek asırda nice projeler denendi. Hepsi de umut kırıcı. Öyle olduk ki hiç kimse kendine güvenmiyor. Herkes aşağılık hissi içinde. Medyada, “Burası Türkiye” sözlerini duyunca üzülmemek mümkün değil.

Şimdiye dek, nasılsa ilköğretmen okulu, Eğitim Enstitüsü, Yüksek Öğretmen Okulu mezunları ağabeylerimiz var düşüncesiyle bir düşünce ileri sürmedim. Ama zaman içinde bu değerlerimiz birer birer ahirete gittiler. Öyle anlıyorum ki artık biz de ağabey durumundayız. Yarın ne olacağını ancak Allah bilir. Onun için düşündüğümü yarım yamalak da olsa hemen yazmalıyım:

KÖY KENT OKULLARI AÇILMALIDIR

Bugün köyler boşalmış. Şehre inenler köylü kültürünü muhafaza edemediği gibi şehirli de olamamıştır. Medeniyet beşiği olması gereken şehirlerimizin ne olduğunu akşam haberlerinde izleyiniz. Tabii kimlerin ihmali yüzünden olduğunu da düşünüverin. Köyler boşalınca tarım ve hayvancılık da günden güne gerilemiş. Şehirlerde sanayileşme ihraç malları üzerinde bir ilerleme göstermeyince diğer devletlerden daha gerilere düştük. Bu durum ister istemez toplumun ahlakını da bozdu. Bozulmayan ne kaldı ki?

Kent’e yakın bir köyde KÖY KENT OKULU kurmalıyız. Köy Enstitüleri gibi yatılı. Müfredatı Çevre valileri, milli eğitim müdürleriyle birlikte okul öğretmenler Kurulu yapmalıdır.  Okul bir kooperatif kurmalı. Köylüler arazilerini kooperatife, satabilir, kiralayabilir ya da kendileri işletebilir.  Arazide ne yetiştirileceği, nasıl yetiştirilip nasıl tüketileceği, nasıl ihraç edileceği okulun Tarım derslerinde planlanacaktır. Hayvancılık da.

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı gibi okul tarım, hayvancılıkla ilgilenecek. Ayrıca marangozluk, mobilyacılık, inşaat, elektrik, bilgisayar, yapay zekâ vb. bölümlerden gerekli olanlar açılacak. Sağlık, ticaret, giyim vb. bölümler de.

Fen-matematik, Türkçe-Edebiyat, Mantık ve Felsefe sınıfları da olacak.

Öğrenciler genellikle bir dalda uzmanlaşacaklar. Beden eğitimi, resim, müzik vb. sanat dalları da olacak. Günlük ve haftalık ders saatlerinin çoğu uygulamalı olacak.  Bugünkü Anadolu Liseleri ve Fen Liseleri müfredatı çok yüklü. Çocuklar her dalı okumak zorunda. Öyleki düşünmeye zamanları yok. Yukarıda birçok dal saydık. He öğrenci kendi yeteneğine göre ders alacak. Bir grup hayvancılık, bir grup ağaç yetiştirme, bir grup sebzecilik. Edebiyat, fen vb.

Köy-Kent Okulunun çevresinde okul yönetici ve öğretmenlerine lojman yapıldığı gibi memur ve çalışanlarına da lojman yapılacak.   Bu arada okul birçok işçi istihdam etmek durumunda olacak. Bu köylülerden olabileceği gibi şehirden de olabilir.

(Bize göre) Sağda çömelmiş olan Sabahattin Gencal
1962. Ilıca Tebrizcik Köyü İlokulunda Stajda
arkadaşlarıyla birlikte.


Yukarıda anlatmaya çalıştığım köy enstitülerinde olanlardı. (Erzurum Yavuz Selim İlköğretmen Okulu'ndan 1962’de mezun oldum. Okulumuz Pulur Köy Enstitüsünün mirası üzerinde kurulmuştu. Küçüklü büyüklü 38 bina vardı. 

Erzurum Yavuzselim İlköğretmen Okulundan bir görünüş.


Ne kadar olduğunu hatırlayamadığım tarla. Aygır deposu (Sadece büyük baş hayvan yetiştirilirdi.) Fizik ve kimya Laboratuvarları. İş atölyeleri, Müzik salonu, Resim iş salonu, sosyal bilgiler salonu. Tabii spor salonu da vardı. Voleybol sahaları, basketbol sahası, Tabii futbol sahası da… Dershaneleri, yatak haneleri de belirtelim. Çok amaçlı kullanılan yemekhane. Daha sayalım mı? Öğretmen ve öğrenci kantinleri vb. Bir kasaba gibiydi okulumuz. Bu okulun müfredatını öğrenci yeteneklerine göre düzenleyerek internetle, yapay zekâyla donatıldığını düşünelim. Deminden beri anlatmak istediğim bu; ama beceremiyorum.

Bir müddet sonra bu okulun müdürlüğünü baş muavine veriyorsunuz. Okul müdürü yanına müdür yardımcılarından birini öğretmenlerinden, memur ve çalışanlarından da birkaçını alarak yakın bir ilin yakınındaki köyde Köy Kent Okulunu kurar. Bakanlık müdürün ayrıldığı okula ve yeni okula gerekli olan öğretmen ve yardımcı personeli verir.



21 Köy Enstitüsü vardı. O kadar Köy Kent Okulu açamayabiliriz. Ama altı ya da yedi bölgeye açsak. Sonra her sene tecrübe edinmiş kovanlardan oğul alarak yeni kovanlar /okullar kurulabilir.

Dikkat edilirse çok basit bir proje sundum. Rahmetli Ecevit’in Köy Kent projesi uygulanamadı. Bizim bu basit projemiz çeyrek asır sonra bir köy kent Projesi haline gelebilir. Tarım, hayvancılık başta olmak üzere sanayide gelişme olabilir. Sağlık politikaları başkalaşabilir. Mantık ve felsefeden yoksun insanlarımız da düşünebilen insan gibi insan olabilir.

Öğretmenler gününüzü kutluyorum. Kutlanacak neyimiz kaldı demeyelim. Öğretmen, her şeye rağmen öğretmendir. Tüm öğretmenlerimizin gözlerinden öperim. Ölmüşlerimize de Allah’tan (cc) rahmet dilerim.

Sabahattin GENCAL, Emekli Öğretmen

Çekmeköy-İstanbul, 23. 11. 2025

 

 

18.11.25

Kâbustan Kurtulmak İçin Uyanmak Gerek

 


Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganimet bil:

1.               İhtiyarlığından önce gençliğini,

2.               Hastalanmadan önce sıhhatini,

3.               Fakirliğinden önce zenginliğini,

4.               Meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve

5.               Ölümünden önce hayatını!” (Buhârî, Rikāk, 3; Tirmizî, Zühd, 25)

https://www.islamveihsan.com/5-sey-gelmeden-once-5-seyi-ganimet-bil-hadisi.html

***

Allah’a şükür kıymet bilenlerdeniz. Yine de bu konunun gereğini tam olarak yapabildiğimizi söyleyemeyiz. Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) yukarıdaki hadisinin ilk dört maddesini tecrübelerimizle doğruladık. Dikkatimizi beşinci maddeye çevirelim:

Aldığımızın her nefesin kıymetini bilelim. (Bir nefes dünya parasıyla, mücevheriyle, hazineleriyle satın alınabilir mi?)

Her vesileyle güzel şeyler hatırlamak, güzel şeyler düşünmek ve şükrümüzü eda etmek ne güzel.

Şahsımdan örnek vereyim. Bu son bir iki yıldır evden dışarı fazla çıkamıyorum. Ancak geçen Çarşamba günü Ümraniye Hastanesine gittikten sonra Ümraniye’de gözlem ve incelemelerde bulunmamız, yine geçen Cuma günü Çekmeköy Ağız ve Dış Sağlığı Merkezine gittikten sonra Üsküdar’da gezmemiz birere şükür vesilesidir. Düz de evimizin yakınlarındaki Çekmeköy Belediye’ si Sosyal Tesislerine gitmemiz…

Ya, böyle işte. Ben ki pandemiden önce her sabah namazından sonra Doğa Parkına kadar gider. Orada bir tur attıktan sonra dönerdim. Açık deyişle en az dört kilometre yürürdüm. Demek ki zamanında şükrümüzü tam eda edememişiz. Şimdi üç günde bir çıkabilmemi bir rekor olarak görüyorum. Şükrediyorum.

İnsan bildiklerini, öğrendiklerini ve tecrübelerini paylaşmak mecburiyetindedir. Onun içindir ki dün değerli arkadaşım Erdoğan Teke Beyle Yaşar Doğu Sosyal Tesisine gitmemizi paylaşıyorum. Tabii önemli olan konuştuklarımızı da paylaşmaktır. Ama bu dönemde konuşmak da zor, konuştuklarımızı paylaşmak da…

Şahsen korktuğum için kendi kendime sansür uyguladığımı söyledim. Erdoğan Bey, korkmadığını söyledi. Ben korkularımı içime bastırıyorum belki onun için kâbus görüyorum. Uyanınca şükürler olsun kâbustu gördüğüm diyorum.

 

İnşallah hep beraber uyanırız da…

Sabahattin Gencal,

Çekmeköy-İstanbul, 18. 11. 2025

14.11.25

Güzel Günlerin Yakın Olması Dileğiyle…

 


 

İstanbul- (Anadolu)- Çekmeköy Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi’ne gittim. Allah (cc) devletimize ve milletimize zeval vermesin. Organizasyon güzel, teknik cihazlar modern. Doktorlar ve sağlık personeli övgüye değer.

Muayenem bittikten sonra doğru Üsküdar’a.

Tabii yine belediye otobüsü, minibüs ve metroyla gidip geldik.

Belediye otobüsü mahalle içlerine giriyor. Duraklar yakın. Sanki yurttaşları kapılarının önünden alıyorlar gibi. Allah(cc) razı olsun. Güzel bir hizmet. Minibüsler de her yere uğruyor. Minibüsten açılmışken bir gözlemimi yazmadan geçemeyeceğim. Minibüsün hareket etmesine birkaç dakika var. Bazıları dışarıda sigara içiyor. İçer içer kime ne? Ama izmaritleri yere atıyorlar. Üstelik söndürmeden. Bu nasıl bir kültür? Bu ne vurdumduymazlık. Bu ne saygısızlık… Neyse geçelim metroya.

Metroda müzisyenlerin olması da iyiye işaret. Metroda gençlerin telefonlarından başka bir şey görmemeleri de dikkat çekici. Daha önemli bir şey fark ettim. Bir delikanlı yere oturdu. Oturmasaydı durumu gözleyemeyecektim. Parmağı ekranda. Birkaç saniyede parmak sallanıyor. Belli ki ekran kaydırılıyor.   Bir kalecinin bile topu tutma süresi 8 saniye. Basketbolda da üç saniye kuralı var. Vah vah bu delikanlılarımız bu kadar bile bekleyemiyor. Sosyal medya sorunları diye başka başka konularla meşgul oluyoruz. Asıl bu konuya dikkat çekmemiz gerekir. Ne oluyoruz? Nereye gidiyoruz? Çocukların ve gençlerin bu zaaflarından yararlanarak ilginç başlıklar kullanacak ve içleri bomboş da olsa bazı şeyler hazırlayacaksınız. Amaçlarına ulaşmak için her şeyi mubah görenlere ne demeli? Anlaşılan topyekûn bir eğitime ihtiyacımız var.



Ben Üsküdar’a inince hava her zaman güzel oluyor. Gerçekten öyle. Ben Üsküdar’ı seviyorum her halde Üsküdar da beni… Üsküdar’daki gözlemlerimden de kısaca söz edeyim.




İstanbul Kitapçısına uğradık. Seçme kitapları vatandaşların ayağına getiriyor. Ne güzel hizmet bu. Üsküdar’da biraz daha kaldıktan sonra başka ilçelere de gidecek. Bir de büyük kitapçılar var…Görevlilerin açıklamaları da güzel. Bugün her şey güzel gidiyor.



Balıkçılara uğradık. Tabii oğlum Ahmet’le. Ben henüz yalnız çıkamıyorum. Oyuncakçıya, çiçekçiye, simitçiye vb. Küçük esnafın seyyar esnafın hâl hatırını sorduk. Maşallah. Hepsi de hamd ediyorlar. Öyle yakınıp durmadılar. 



Çocuk parkında çocukları seyretmek ayrı bir zevk. Sahildeki ağaçların altında piknik yapanlar da görülmeye değer. Boğaz dersen eski ihtişamını koruyor. Bu arada küçük balıkçı tekneleri de gördük. Ahmet’in dikkatini martılar çekti. Gerçekten çok besiliydiler. Başka bir ilginçlik kargalarla beraber piknik yapan ailelerin ve çocukların yanında yürüyorlar.

Bu arada Ahmet videolar çekti. Tam bir albüm.



Doğrusu, az da olsa yoruldum. Soluğu SGK Üsküdar tesisinde aldık.

Çayımızı içerken hem Boğaziçi’ni seyrettik hem de hem de insanlarımızı. Bu arada bir tesadüf oldu. Böylesine Tevâfuk mu diyorlar? Dün, bir gazetede okuduğum bir yazıyı Ahmet’e anlattım:

“Dünyada Reçeteyle Önerilen İlk Ülke

İsveç, kendini "dünyanın reçeteyle gidilebilen ilk seyahat destinasyonu" olarak tanıtmaya başladı. Visit Sweden tarafından başlatılan, araştırmalara dayanan yeni girişim; doktorları, hastalarının sağlığını ve yaşam kalitesini artırmak için sauna, soğuk suya dalma ve ormanda yürüyüş gibi İsveç'e özgü aktiviteleri önermeye teşvik ediyor.”

(…)

Çok geçmedi. Ahmet dış kapıya doğru gitti. Orada İsveç’ten 5 günlüğüne gelen iki İsveçli bayanla karşılaştı. İngilizce anlaştılar. Ahmet tesisin bölümleri hakkında bilgi verdi. Daha önemlisi “Az önce babamla sizi konuşuyorduk”, dedi. Uzaktan bana baktılar. Gülümseyerek hafifçe başlarını eğdiler. Ama Ahmet davet ettiği halde masamıza gelmediler. Zaten tesisten çıkıp Ahmet’in tarif ettiği istikamete gittiler. Onlar giderken biz de gerilere gittik. Rahmetli Ecevit’in İskandinavya devletlerini beğendiğinden söz ettik. Bizim neyimiz eksik bilemiyorum. Neden bu cennet vatanımızı çölleştirmek için tilkiler dolaşıp durur.



Çaydan sonra. Alt kattaki lokantaya indik. Yemeğimizi yedik. Elhamdülillah. Orada Ahmet’in kullandığı bir cümle var ki yazmadan geçilmez:

Ben menü fiyat listesine bakıyordum. Ahmet, “Bir arkadaşım arkadaşına dedi ki: 7 uyurlar gibi listeye bakıyorsun.”   Eshab-ı Kehf ya da Yedi Uyurlar’ın Kadim Hikayesini hatırlatıyordu. 300 yıl mağarada kaldıktan sonra uyanır ve ancak bir gün uyuduklarını zannederler. Biri dışarı çıkar ve şaşırır ve şaşırtır. Ben de bilindiği üzere pandemiden beri dışarı çıkmıyorum. Çıktığımda da para işleriyle ilgilenmiyorum. Nasılsa bugün menüye bakasım geldi. Kamu için tespit ettikleri fiyatlar? Kim bilir nasıl bir hal aldım ki Ahmet küçük bir hatırlatma yaptı. Hem burası diğer yerlere göre ucuzmuş.

Gözlem ve incelemeleri anlatırsak kamedi uzatmış olmaktan korkuyorum. Şimdi evdeyim.

Klavyenin başındayım. Daha ne yazayım?

Arkadaşlarım diyecekler ki; asıl konuyu yazmadın. Doğru. Ağız ve diş sağlığı merkezine gittiğimi yazdım ama ne olduğunu?

Modern cihazlarla film çektiler: Alt çenemde üç, üst çenemde de bir diş çürük. Doktor Ahmet’e dedi ki: Bu yaşına göre çok iyi. Diğer dişleri sağlam. Çürük dişleri çekebilmek için kardiyoloji ve dermatolojiden görüş alınacak. Söyleyişler ne güzel değil mi? Çenenin çürük yanını değil sağlam yanını dile getiriyor. Yaşına göre çok iyi…

Benzetmelerde hata olmaz, derler. Onun için bir benzetme yapacağım:

Yukarıda yazdığım gibi Ahmet 72 fotoğraf çekti. Birçok da video. Fotoğraf çekerken bana gül dedi. Ben zaten pek gülmem, hele emirle hiç gülemem ama güler gibi yapıp sırıttım. Bu sırıtan fotoğrafa bakar mısınız? Sırıtan ben değilim fotoğraf… Dişler sapasağlam görünüyor. Evet kaplamalara hiçbir şey olmamış ama içleri çürük… Bu durumu Türkiye Cumhuriyeti’mize benzettim. Altta hukuk, eğitim ve ekonomi çürük. Üstte de yönetim. Ama bu durumu başta iktidara sahip olanlar olmak üzere çokları göremiyor. Sadece kaplamaları görüyorlar. İşte ben hep doktorlardan, sosyologlardan ve diğer uzmanlardan bir grup röntgenimizi çekip ilgililere göstersin diyorum. Bunu ta 15 sene önce demiştim. Blogumda (Hukuk+Eğitim+Ekonomi+Yönetim=) HEEY demiştim. HEEY ya da Gencal Masası diyerek önlem alınmasını istemişim. Tabii kimse bizi ikale almayınca bunlar çürüme durumuna geldi.

Ben demiştim, diyenlere kızarım. Övünenlere de ama bir de küfran-ı nimet diye bir kavram var. Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük olmaz. Evet, bir avukat, bir eğitimci ve bir kamu yönetimi uzmanı olarak üstelik senelerin tecrübeleriyle donanmış olarak ta 15 yıl önce durumu izah etmeye kalktık. Bu anda da vakit henüz geçmedi ama… Neyse moral bozmak iyi değildir. Anlayan anlamıştır.

Rahmetli Demirel’in; “Söylenecekler söylenmiştir. Binaenaleyh…” sözleriyle yazımızı bitirelim.

Güzel günler dileğiyle…

Sabahattin Gencal,

Çekmeköy-İstanbul, 14. 11. 2025