Makbule Abalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makbule Abalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.3.26

Bir Anma Programı: Süreyya Berfe

  



Mart 16, 2026

BİR ANMA PROGRAMI: SÜREYYA BERFE


Yazmayı, yapmayı düşündüğü şeyleri ertelememeli insan. Zaman öylesine çabuk geçiyor ki, günbegün anlatmak istediğiniz konular güncelliğini kaybediyor. Sondan başa giderek anlatacağım  bu kez.

İzmir Urla'da TOHUM Sanat Alanı ve İlkdördün Kültür ve Sanat Vakfı işbirliği ile şair Süreyya Berfe'yi anma ile ilgili bir dizi etkinlikler planlanmıştı. Küratörlüğünü Hakan Kırdar'ın üstlendiği, 18 sanatçının yer aldığı serginin açılışı 4 Mart günü gerçekleşti. 

Tüm çalışmalar; Hayatının 15 yılını İzmir yöresinde (Foça ve Urla'da) geçiren, 9 Ocak 2024'de Urla'da vefat eden şair Süreyya Berfe ile ilgiliydi. Yaşamında sayısız edebiyat ödülleri alan, şiirleri 18 dile çevrilen, insanlar, doğa, çocuklarla ilgili felsefi, edebi yüzlerce şiir yazan ama pek çok sanatçı gibi yaşarken yeterince tanınmayan, anlaşılmayan bir şairimiz.

4 Mart- 8Nisan tarihleri arasında belli bir program doğrultusunda düzenlenen etkinlikler, Şair Berfe'ye bir vefa borcunu ödemekle kalmadı. Çalışmalar aynı zamanda toplumun farkındalığını ve duyarlılığını arttırarak sanata, sanatçıya bakış açısını geliştirmek amacını da taşıyordu. Urla; güzel doğası, kadim tarihi ve kültürlü insanlarıyla pek çok şair, yazar ve sanatçının tercih ettiği bir belde olmuş.


 

Bu programın içinde en son düzenlenen etkinlik; Urla İskelede Tanju Okan Parkı'nda "Süreyya Berfe Şiir Günü" adıyla "Urla Açık Hava Şiir Antolojisi" oldu. Böyle bir düzenlemeyi yaşadığı günlerde hep hayal edermiş Süreyya Berfe. Gerçekleşmesi ne iyi oldu.

Sanırım her şey, O'nun istediği gibi oldu. Güneşli ama biraz serin bir günde 7' den 77'ye  hatta 90 yaşına kadar şiir severler bir araya geldiler. Yapı Kredi Yayınları arasında yayımlanmış Berfe şiir kitapları elden ele aktarıldı. Berfe'nin şiirlerinden dizelerle sesler açık havada yankılandı. Mikrofon elden ele dolaştı. Şiire tutkun insanlar açık hava şiir antolojisinde heyecanla yer aldılar.

Sevda şiirleri, doğa şiirleri, çocuk şiirleri, toplum şiirleri adeta bir şiir sepetinden tek tek ayıklanarak sunuldu. Aramızda; bastonuyla yaş almış insanlar, gençler, pusette bebekler, okumayı yeni kavramış çocuklar da vardı. Varsın heceleyerek okusun, şiir okumanın , dinlemenin, düşünmenin, hayal etmenin hazzına vardı insanlar. Heyecan dalga dalga yayıldı,  kuşlar, ağaçlar, gökyüzündeki bulutlar tanıklık ettiler bu güzel dinletiye...

Bu güzel günden bir gün önce (14 Mart Cumartesi Günü)  Tohum Sanat Alanı üst katında 7-10 yaş arası ilkokul öğrencileriyle bir etkinlik gerçekleştirdik. Günün duyurusu önceden yapılmıştı. Son zamanlarda bulunduğum en güzel etkinlikti diyebilirim. Süreyya Berfe çocuk kitapları (Çocukça, Eksik Alfabe) üzerinden hayatı anlama, algılama ve anlamlandırma çalışmaları yaptık.

Duyguların dışa vurumu, merak, sorma, sorgulama, kendini ifade etme, paylaşım konularında bulmacalar, masallar, el becerileri  yoluyla çalışmalar yaptık. Sevgi ve ilgi ile güven vererek, uygun yaklaşımlarla çocuklar harikalar yaratıyor, kalıcı izler bırakıyorlar. Hepsi o kadar içten, doğal, yapmacıksız, abartısız. Berfe de çocukları çok severmiş.


Bütün bu yapılanları görse Süreyya Berfe de çok mutlu olurdu eminim. Her çalışmada O'nun ruhsal ve zihinsel dünyasından esintiler, anılar ve yaşanmışlıklar yansıtılmaya çalışıldı. Açılışta düzenlenen sergi çok daha geniş kapsamlıydı. Grafik çalışmaları, yazı ve fotoğraflar, küçük heykelcikler, kullandığı eşyalardan özenle saklananlar... Çalışmaların bir bölümü İstanbul'da Yapı Kredi Sanat Galerisi'nde sergilenecek.

Sergi kapsamında ben, şiirlerinden, deyişlerinden yola çıkarak, Süreyya Berfe ile söyleşiyi seçtim. Nostaljik anlamda siyah-beyaz eski fotoğraflar eşlik etti bu hayali sohbete. Onunla tanışma-görüşme şansım olmadı. Zaman tünelinde yolculuk beni heyecanlandırdı, çok mutlu etti. Ekipte yer alan arkadaşların her biri çok değerliydi. Yardımlaşma ve paylaşım örnek olacak ölçüdeydi.


Kültür ve bilim insanlarımıza, sanata ve sanatçılara gösterilen ilginin, duyarlılık ve farkındalığın artması, toplumsal bilincin sağlanması içten dileğimizdir. Kaybettiğimiz tüm değerlerimizi rahmetle, saygı ve özlemle anıyoruz. Yaşayan tüm değerli insanlarımızın hak ettikleri biçimde yaşatılmaları, değerlerinin fark edilmesi görüş ve beklentisiyle... 

Makbule ABALI-Eğitimci

16 Mart 2026 Urla-İzmir


SEVGİLİ ARKADAŞIM adlı şiirinin ilk dizeleri;

Gözlerinin rengi gibi

yüreğinin rengi gibi

saçların da kendi renginde

Ama ben ellerini gördüm önce

toplayan, düzelten, onaran ellerini...

Dokunduğuna soluk aldıran 

telaşlı, usta, sevecen ellerini... 

Geç anladım ve inandım.

Her gün daha çok inanıyorum.

Ellerin, güzel işlerin karıncası.

Ellerin, ellerden bıkmış ellerime sığınak.

Süreyya BERFE








25.6.25

Farklı Bir Gün / Makbule Abalı

 


 Mevsimin en sıcak günlerinden biriydi bugün. En uzun gecenin ardından güneş ışıkları da tüm enerjisiyle göz alıcı bir biçimde  pencereden  içeriye sızdılar. Bugün kahvaltıya konuklarımız vardı. Bir öğretim yılının son karnelerini değerlendirmek için bir anneanne ve dede sofrasında hep birlikte olmak.

En uzun gecenin ardından gelen gün, çok kısa sürdü. Oysa anlatacağım ne çok şey vardı. Zamanla beden eskidikçe, ruhun coşkusunu bastırmak istiyor galiba. İç seslerin dışa yansımasına çok izin vermediği gibi bedensel yakınmaları arttırarak "Ertele, günü gelince yazarsın." ısrarlı uyarmalarıyla, istediği sonuca ulaşıyor da. 

Yaz sıcağında yazımı çok uzatmadan sözü fotoğraflara bıraksam, onların "Sözsüz İletişim kurma" dilinden yararlansam. Çocuklar gibi; Hayal gücümüzü işler kılsak, eşimin çok özlediği, her gece rüyalarında yürüyüş yaptığı, çok değerli, kadim dostlarıyla buluştuğu doğum yerine-Mersin Arslanköy' deki yayla evine-  Anka kuşunun kanatlarında uçsak, ön bahçedeki sedir-katran ağaçlarına dokunsak...

İçinde yaşanmayan "ev", artık "yuva" olmaktan çıkmış olsa bile yayla güllerini koklasak, dağlardan kekik toplasak, bahçede yetişen ürünleri komşularla paylaşsak, içten bir "Merhaba" desek dost bildiklerimize...

Mutluluğun, vefanın, güvenin, öz sevginin-saygının, çıkarsız ilişkilerin merkez üssü; İnsanın doğduğu, doyduğu, nefes alabildiği, sağlıklı ürünlere erişebildiği, suskunluğun hüküm sürmediği, doğayla baş başa kalabildiği her yer.

Bazen dağ eteklerinde bir yerleşim birimi, bazen çiçeklerle donanmış, doğal kaynak suların bol olduğu bir köy, ya da yıllarını harcayarak- emek vererek büyüttüğü ağaçların gölgesinde huzur bulduğu bir mekân.
 
Eşim çok haklı. Kuş bakışı bir gözlem, içgüdülerin yönettiği türlü-çeşitli hayali yolculuklar, duyguları, duyu organlarını  işler kılan insani buluşmalar...  Hepimizin özlemi bu  değil midir? 

Makbule ABALI-Eğitimci
23. 06. 2025 İzmir-Urla 

Mersin-Arslanköy'deki yayla evimizin bahçesinde, fotoğrafları çekip gönderen değerli Dost Lâle Yanık'a yürekten teşekkürlerimizle. Makbule-Ahmet Abalı. 



                                                                                    

                                                                               

                                                                            



                                                                              





18.6.25

Yazmak-Yaşamak...

 


  Bir zamanlar Varlık Yayınları arasında  çıkan "Önce Ekmekler Bozuldu" adlı boyutu küçük, içi dopdolu bir kitap okumuştum. O yıllarda kitapların kâğıt kalitesi ve görüntüsü günümüzdeki kadar çekici değildi. Okumak için alırdık, kuşe kâğıtlara basılı, renkli, ciltli "Al beni" diye adeta seslenen kitaplar çok sonra çıktı. 

Ünlü gazeteci-yazar Oktay Akbal'ı o kitabıyla tanımıştım. "Yazmak,  yaşamak . " sözü Onundur. Yazmayı- okumayı sevenler, sürdürenler için bu kısacık cümlede ne büyük anlamlar yüklüdür. Severek-gönülden-içtenlikle yapılan her işte olduğu gibi... 

Yazmayı istediğim ne çok konu birikmiş zihnimde.   Gün-24 saat- artık yetmiyor. "Ben eskiden..." diye başlayan cümleleri sessizce fısıldar gibi, sadece kendinize duyurabiliyorsunuz. Bedeninizin sızlanışlarına benliğiniz aldırmıyor. Ancak çatışmalara alışık değilseniz, bastırdığınız tüm güçlü sesler beden ve ruh sağlığında hasarlara neden oluyor. "Nasılsın?" sorusuna "İyiyim." yanıtı ne kadar gerçek olabilir? 

"Farkındalık, duyarlılık, duyu organlarınızın sağlam ve işler olması; Her zaman mutlu etmiyor kişiyi. Hiç kimse tek başına değil ki. Küçücük dünyanızda bile dış dünyadan gelen uyaranlar var. Karmakarışık, anlaşılmaz sesler-çığlıklar, görüntüler, alacalı bulacalı uyumsuz renkler... 

Uyum çabalarımız da hayal kırıklığı ile mi noktalanacak? Yavaş şehirler (Slow cities) akımı başladığında nasıl da mutlu olmuştuk. Yemyeşil kırlar, masmavi denizler, kirlenirken, aydınlık gökyüzü bulutlarla kararırken, doğa-ağaçlar, çiçekler, her türden canlılar- değişirken İnsan nerede barınacak?

Hayatın içinde her an, her gün öylesine ani değişimlere uğruyor ki. Mevsimler, iklimler bile değişti. Yavaş şehirlere uymaya çalışırken; makinelerin sesi  hızlandı. İnsan yavaşlamak isterken bitkin düştü, sesi çıkmaz oldu, hepten sustu.  

Yazmak-yaşamak, anlamak, anlatmak, anlaşılmak, konuşmak, dinlenmek, huzur bulmak, güvenmek, inanmak, umutlanmak  istiyor insanoğlu.

Bu geçici-ölümlü dünyada yaşarken; var olduğunun farkında olmak, bilinçli olarak varlığını kanıtlamak, yapabilmek. başarabilmek. 

Yüzyıllar öncesinden ne güzel söylemiş ünlü edebiyatçı-düşünür-yazar: " To be or not to be."  

İnsan olarak; Anlayarak, algılayarak derin derin  düşünmek gerek...

Makbule Abalı-Eğitimci 

17. 06. 2025 Türkiye 



1.6.25

Bir Başka Sabaha: Güneşle-Sağlıkla-Umutla-Uyumlu Uyanmak...

 

                                                               


 Güneş her gün yeniden doğarken, gözlerimizi kamaştıran parlak ışıklarıyla sadece çevremizi aydınlatmakla kalmıyor. Ruhumuzun  da  ta derinliklerine ulaşıyor, usul usul yüreğimize de küçük dokunuşlarla ulaşıyor, incitmeden, bağırmadan, hırpalamadan; "Uyan artık derin uykulardan," diyerek bizi, yeni bir güne "Merhaba!" demeye hazırlıyor. 

Tüm varlığımızın,  bedenimizin ,benliğimizin, zihnimizin en ıssız, en ücra, en gizli-saklı köşelerine dek ulaşıyor, ışık hızıyla yayılıyor. Mavi-beyaz-sarı-mor-turuncu-yeşil , rengârenk bir renk harmanıyla, güçlü enerjisiyle, sindire sindire geliyor ve  biraz daha yüksek tonda sesleniyor: "Uyuma, uyuşma, umutsuz kalma!" 

Çalar saat ya da çan sesi gibi değil, kulağınızda çınlamalar yaratmadan, kabalık veya zorbalıkla da değil, Bir anne sesi gibi ılımlı, bebek sesi kadar yumuşak, bir sanatçı duyarlılığı ile, anılardan süzülmüş bir ninni  kadar etkileyici. Doğanın ta içinden gelen kuş sesleri ile birlikte havanın ince-hafif esintisi de uyumlu bir beraberlik oluşturursa... 

İşte o zaman, her şeye rağmen; DÜNYA daha güzel, daha yaşanabilir, daha mutlu-huzurlu-umutlu geliyor İNSAN'A.  Tüm yollar çıkmaz sokaklara ulaşsa da, kuşku-endişe güvensizlik ve kararsızlıklar hayatımızı karartsa da, karmakarışık-anlaşılmayan sesler kulağımızı yıpratsa da...

Zihnin, ruhun, yüreğin yükü; tüm bedenimizi zorlayarak, boynumuzdan omuzlara, kollardan ellere, dizlerden bacaklara, ayaklara kadar inip, hızımızı keserek hayatı yavaşlatsa da...

Tüm zorluklara  direnerek, yaşama sevinciyle, önce CANLI ve ardından İNSAN kimliğimizle, duyarlılık, farkındalık, hoşgörü ve sağlıklı algılamalarla YAŞAMAK gerek... 

Bahara veda ederken; Bir başka mevsime-Yaza MERHABA diyerek... 

Makbule ABALI- Eğitimci 

1 Haziran 2025 İzmir-Urla

                                                                          


                                                                             






18.4.25

Yıllar Öncesinden Örnek Bir Model: Köy Enstitüleri

 


" Bir varmış bir yokmuş " diye başlar çoğu masal. Oysa  kuşaktan kuşağa anlatılan gerçek bir Eğitim Öyküsü keşke hep var olsaydı. Geçmişten günümüze gelişerek ama aslına, ilkelerine sadık kalınarak bugünlere ulaşabilseydi.

Dünyanın neresinde olursa olsun; bir kişi ya da bir kurum zaman aşımına uğramadan yıllar sonra da övgüyle, saygıyla anılıyor, değerini koruyarak  benimseniyorsa bir efsane veya saygınlık abidesi olarak söz edilebilir. 

Bugün 17 Nisan. Köy Enstitülerinin 85. Kuruluş Yıldönümü. Tüm dünyada bir savaş sonrası zor koşullarda başlatılıp aydınlanma yolunda çok büyük bir eğitim seferberliğini gerçekleştiren başka bir örnek yok. Ancak daha sonraları  o modeli örnek alarak eğitimde çok üst düzeyde başarılara imza atan ülkeler var. Biz yok ederken onlar yeniden var etmişler.

Her insanın yaşamında olduğu gibi toplumların da pişmanlıkları, keşke'eri , mutluluk ve mutsuzluk dönemleri, acı deneyimleri olacaktır elbette. Güvenilir kayıtlar, sağduyu ve mantıkla değerlendirilmiş günler yıllar, dönemler yıllar sonra bile tarafsız değerlendirmelerle aydınlanacak,  gerçek yerini bulacaktır herhalde...

Eğitime gönül vermiş bir eğitimci olarak Köy Enstitüleri ile ilgili çok kitap okudum, konferanslara katıldım, anılar dinledim, yazılar yazdım.   Sonuçta her zaman iç sesimin özlemle seslenişini duydum adeta. "Keşke o yıllarda öğretmen ya da öğrenci olarak ülke kalkınmasında görev alabilseydim." Ama doğum yılım ve doğum yerim bu isteğin gerçekleşmesine izin vermedi. 

Eşim Ahmet Abalı Mersin Arslanköy doğumlu. Köy Enstitüleri hakkında bizim için en güvenilir canlı kaynak oldu. O ve arkadaşları 17 Nisan'ı bir bayram gibi düşünürler. Ancak buruk bir bayram. Keşke daha farklı izlerle daha coşkulu kutlanabilse, daha fazla katılım sağlanabilseydi. Bugün de o yıllardan arkadaşları ile konuştu, özlem giderdi, duygulandı. 

Eşimin eğitim öyküsü ilginçtir: 1950 yılında Arslanköy İlkokulu'nu bitirir. Babasının çocuklarına paylaştırdığı küçük bir tarlayı elma bahçesi oluşturmak için hazırlar. Öte yandan küçük baş hayvanları otlatır. Sınıf arkadaşları okumak için köyden kente gidince o da sınavlara girmeye karar verir. 

Köy Enstitüleriyle ilgili fotoğrafları görmek için
lütfen tıklayınız. 

2 yıl aradan sonra Aksu Köy Enstitüsü'nü kazanır. Köy Enstitüleri 5 yıldır. 1954 de okul Aksu İlköğretmen Okulu adını alır, eğitim-öğretim 6 yıla çıkarılır. Mezuniyetten iki ay sonra Diyarbakır Silvan İlçesi'ne atanır. Daha sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü'nü bitirip İlköğretim Müfettişi olarak atanacaktır. Mezuniyetten bir gün sonra atama yapılıp o ay maaşlarını alırlar. 

Yoksul  köy çocukları için Köy Enstitüleri bir başka dünyadır. Hatta köyden dünyaya açılmış bir penceredir. Çok değerli eğitmenler -öğretmenlerle birlikte hayata hazırlanırlar. Üretime dönük eğitim esastır. Sabahları derse girmeden öce 500 kişinin katıldığı sabah sporu vardır. Yöresel oyunlar oynanır, halaylar çekilir. Kültür dersleri ve uygulamalı iş dersleri vardır. Gerektiğinde yapı yaparlar, bataklık kuruturlar, sebze meyve yetiştirirler, arıcılık, hayvan bakımı, dikiş, el sanatları gibi türlü alanlarda eğitilir, yetişirler. 

Dünya klasiklerinden çevrilmiş kitaplar okurlar, mutlaka bir enstrüman çalmayı öğrenirler, spor müsabakalarına birçok branşta katılırlar. Ezberciliği değil, üretmeyi, kendi kendilerine yetmeyi öğrenirler. Öğrencilerden seçilen okul başkanları, öğrenci temsilcileri vardır. Hak aramayı, uygun biçimde eleştirmeyi bilirler. Köylüyü bilinçlendirmek, kalkındırmak amaçlarındandır. Sınıflar arasında abla- abi  saygı ve koruyuculuğu esastır. 

Ülkemizde 1940 yılından itibaren kuzeyden güneye, batıdan doğuya 21 Köy Enstitüsü açılmıştır. Tüm öğrenciler köy kökenli yoksul çocuklardır. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü ise 1942 yılında, enstitülerde başarılı öğrencilerden adil bir seçimle seçilen öğrencileri Köy Enstitülerine öğretmen olarak yetiştirmek amacıyla kurulmuştur. Yüksek Köy Enstitülerinde 8 bölüm bulunurdu: Tarım, ziraat, madencilik, güzel sanatlar,  müzik, resim, heykel, zootekni, kümes hayvanları, el sanatları. 

(Köy Enstitüleri hakkında geniş bilgi almak isteyenler lütfen tıklasın.)

Eşimin ilkokul ve sonrasında gittiği Aksu Köy Enstitüsü'nden birçok arkadaşını tanıma fırsatım oldu. Hepsi çok saygın, vatansever, idealist , hümanist insanlardı.  Halâ sık sık arayıp dakikalarca konuştuğu dostlara sahip. Bugün birlikte YouTube'da Köy Enstitüleri ile ilgili olarak hazırlanmış çok güzel videoları birlikte izledik, duygulandık. Benim o yılların idealist eğitimcilerine saygım, hayranlığım, özlemim bir kat daha arttı. (Bir YouTube kanalı izlemek isteyenler Lütfen tıklayınız) 

(Köy Enstitülerinin açılış ve kapanış öyküsünü dinlemek için lütfen tıklayınız.)

Merak ettiğim bir konuyu dile getirmek isterim; Acaba bugün ülkemizde 18-40 yaş arası bireylerden Köy Enstitüleri hakkında bilgi sahibi olan kaç birey var? Bu konuda bir istatistik ya da araştırma var mıdır? Eğitim Fakültelerimizde, Sosyal Bilimlerle ilgili programlarda ders konuları arasında ne kadar yer verilebiliyor, kaç öğrenci bitirme tezine konu  olarak seçiyor? Eski okul binaları, işlikleri, tarım bahçeleri, uygulama alanları bugün ne durumda? Bir Eğitim Müzemiz var mıdır?

Vefamız, değerbilirliğimiz, insana saygımız, duyarlılığımız, farkındalığımız ölçülebilse sonuçlar yüzümüzü güldürüp içimizi ferahlatabilir mi...?  Köy Enstitüleri modeli temel alınarak günümüz koşullarına uygun eğitim projeleri geliştirilip uygulamaya konabilir mi ?

17 Nisan Köy Enstitüleri Kuruluş Yıldönümünü kutluyor, başta Başöğretmen Atatürk olmak üzere EĞİTİM alanında emek ve çaba harcamış tüm insanlarımızı minnet ve teşekkürle anıyoruz. 

Makbule ABALI -Eğitimci

İzmir-Urla 17.04.2024









                                         






5.4.25

Yaşanmış Bayramlar

 



Giden yılların ardından 
Eski bayramları özlemek...
Özlemek belki de eski insanları;
Nazik, tutarlı, saygılı,
Vefalı, hatırlı, içli insanları,
Çıkarsız dostlukları...
Ya çocuklar...?
Bayram sabahları bir tatlı heyecan,
Bir güzel tebessüm yüzlerde;
Belki yeni bir giysi,
Belki yeni bir ayakkabı.
Ev ziyaretleri unutulmaz;
Biraz utangaç, biraz mahcupça..
Verilen hediyeler değişir;
Bir küçük mendil, bir güzel çorap,
Biraz lokum ya da şeker...
Para da verilir ama zordur alması ,
Büyüklerin tembihi vardır;
Başkasından para alınmaz.
Bir çocuğun başının okşanması,
Bir yaşlının elinin öpülmesi,
Ya da içten bir hatır sorma
Bayram yaşatır kişiye. 
Gerçek bayram, insanca kabul görmek,
İnsan olduğunu hissetmek değil midir...?

Makbule Abalı-Eğitimci

(Yaşanmış Bayramlar, 2018 Yılında yazdığım bir bayram şiiridir.)




Yıllar önce bir Bayram sabahı, kız kardeşim Rasime ve ben, annemin diktiği bayram elbiselerimizle. 

Yeni bir Bayram... Her yeni gün ,  her yeni bayram, yeni bir umuttur.
Sağlıklı, huzurlu, mutlu , barış içinde nice bayramlara... 

Kaynak:https://ucunkuslar.blogspot.com/2018/06/yasanmis-bayramlar.html




15.2.25

Makbule Abalı/ Farkındalıklarımız- Hayatta Güzellikler de Var

 


 


Yeni bir yılın birinci ayı da bitti. Nasıl geçti habersiz demesek de; takvim yapraklarında 1 Şubat "Artık ben varım." dedi bile. Eşimin rahmetli annesi, Şubat Ayına "Güdük Ay" derdi. Ancak 4 yılda bir 29 çeken Şubat, bu yıl da 28 gün. Başlangıçlar hep güzel gelir insana. Umut vardır içinde,  nasıl geçeceğini bilmeseniz de beklentileriniz vardır.  Hayat sürprizlerle doludur diyerek, gökyüzünde kayan yıldızlara bakarak dilek dilersiniz çocuklar gibi... 

Sabahın ilk saatlerinde kuşlar korosu başlayınca; "Şubat'ın ilk günü bugün, yeni bir yazı yazmalıyım mutlaka!" dedimse de akşam oluverdi birden. Kendime sözüm vardı. Yazım 2 Şubat Günü yayınlansa bile bugün başlamalıydım, takvim yaprağı belge niteliğindedir. 1 Şubat miadını doldurdu. Bugün 2 Şubat. Günaydın doğa, günaydın insanlar ve tüm canlılar, günaydın dünya. Zaman -mekân nasıl ve nerede olursa olsun; Günaydın, merhaba sayılır aynı zamanda. İyilik, güzellik ve hoşgörü taşır.

Yaşadığımızın, nefes aldığımızın, var olduğumuzun "farkında olmadan", algılamadan, düşünmeden, fikir yürütmeden değerlendirme yapmak bize çok şey kaybettiriyor. Dün sabahın ilk dersini ben, 9-10 yaşlarında iki çocuktan aldım. Kahvaltı sonrası küçük bahçemizdeki bitkilerin-çiçek ve ağaçların halini gözlemek için dışarı çıkmıştık. Pencere camının üzerine yapışmış salyangozu içeriden de görmüş ama önlem alamamıştım. 

Buralarda yağan yağmurlar sonrasında salyangozların çok çoğaldığı ve bahçelere zarar verdiği söyleniyor. Biraz ürkerek, ayaklı süpürge ile faraşa topluyor, bahçe dışına atıyordum. Can almak bana göre değil. Kaktüs köşesinin ve dikenli begonvilin yanından  geçip bu işlemi yapabilirdim ancak. Ama o köşenin bende kötü bir anısı var. Birkaç ay önce boylu boyunca düşüp çok kötü anlar yaşadığım yer.



Sağ olsun komşum Nur, tereddüdümü fark edip, sesleniyor: "Siz girişmeyin, kızlar geliyor." İki tatlı kızdan oluşan yardım ekibi (Doğa ve Nil) yıldırım hızıyla geldi, bir jimnastikçi çevikliğiyle eğilip bükülerek bir anda işlem tamamlandı. Sopaya bile gerek kalmadan, salyangozu eliyle oradan çekip alan Doğa çok sakin bir ses tonuyla bana günün ilk dersini verdi; "Biliyor musunuz, yaralara çok iyi geliyormuş ."Hiç ürkmeden salyangozu elinin üstüne koyuşunu şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla izledim. Biraz zaman aldı ama,  artık ben de bahçeye zarar veren kabuklu salyangozları ellerimle toplayıp  dışarı atabiliyorum. 

Bahçe içinde küçük dekoratif eşyalarla düzenlemeler yapmayı seviyorum. Çiçekler ve farklı bitkiler arasında görüntüleri ile bir başka dünya yaratıyorlar sanki. Çok severek kullandığımız iki obje hasar görmüşler ne yazık. Alçıdan yapılmış, kollarında iki sepet taşıyan bahçıvan kız heykeli çok hoştu. Mersin'den buraya kadar bizimle birlikte yolculuk yaptı. Taşınırken bir bacağını kaybetmiş. yanında duran çok sevimli bir kuşun da gözü zarar görmüştü. Japonların onarım sanatının inceliklerini tam bilmeyince iyileştiremedik de. Sonuçta istemeden veda ettik ikisine de.

Birkaç gün önce beni çok mutlu eden bir şey oldu; Urla-Zeytinalanı Kavşağında hep görüp de uğrayamadığımız bir heykel atölyesi vardı. Alçıdan değil de beton dökülerek can bulmuş yüzlerce küçüklü-büyüklü heykeller, şadırvanlar, Uzakdoğu felsefesini simgeleyen heykeller. Önce köpeğiyle sonra Serdar Usta ile tanışıyoruz. Ön bahçenin merkezinde artık bir çift güvercin heykelim var. (Küçük ama emek ürünü bu eserin gönlümdeki yeri kocaman.)



Çocukluktan itibaren küçük şeylerle mutlu olabiliyorsa  insan, çok büyük beklentileri yoksa, maddeden çok manevi değerlere önem vermişse hayatında; zor günlerde bile mutluluk kaynakları bulabiliyor. Her şeye sahip olmak, giderek artan istekler, doyumsuzluk da yaratabiliyor. "Al-tüket-at" sloganı durmadan değişen teknolojiye bile zor ulaşabiliyor. Moda ikonları gibi giyinmek, en sağlamı değil de en revaçta olanı alma isteği en'ler sıralamasını da altüst ediyor, hatta bazen ulaşılmaz kılıyor. 

En büyük, en lüks, en çok rağbet gören, en donanımlı değil de; en güvenilir, en sağlam, en doğal, en taze, en sağlıklı ürünler ya da mallar arıyoruz. Gerçi onların da orijinalini, hasını bulmak zaman alıyor. Bulunca da vaz geçemiyorsunuz. Gerçek el emeği- göz nuru ürünler, ve eşyaların değerbilir alıcısı her zaman var galiba.


 

Urla'da Malgaca Çarşısını o yüzden çok seviyorum. Dededen toruna, babadan oğula geçen, çok eskilerden kalan bir düzenin hüküm sürdüğü bir toplu çarşı. AVM'lerle yarışır mı, sanmıyorum. Ama belki fiyatlarda yarışan birkaç dükkân var. Mağaza değil-dükkân.  "Malgaca adı nereden geliyor?" diye sorduğunuzda: "Mal kaça?" sorusu halk dilinde Malgaca olmuş" diyenler var.  Bahçemizdeki kuşlu rüzgâr çanını da burada satış yapan tatlı dilli, orta yaşlı (belki de ben öyle sandım.)  bir  kadın, kuşları sevdiğimi anlayınca, yok fiyatına vermişti. Benim için çok değerli. Bambuların çıkardığı ses öyle rahatlatıcı ki.


Malgaca Pazarı'nda minicik bir dükkânda unutamadığımız iki insan, iki çok değerli usta tanıdık. Hakan Bey ve Mehmet Bey. İnsanlar yaş alırken: zamanın akışına uyarak piller de eskisi kadar dayanıklı çıkmıyor. Ancak Hakan Ustanın elinin değdiği saatlerimiz tıkır tıkır işliyor. Bizim için en büyük jest; eşimin göz rahatsızlığı nedeniyle görüşü azaldığında aradığımız rahat okunabilir saati de orada bulmamız oldu. Çok uygun fiyata aldığımız saat her zaman eşimin kolunda. Ustalarla birlikte  kalfalar, çıraklar da yetişiyor mu acaba...? 






Eskiden sadece tek kanal varken; Programlarda seçme özgürlüğümüz yoktu. Ancak unutamadığımız ne güzel program,  sunucu, sanatçı, yorumcu adı kalmış hafızamızda. Gece saat 21.30'dan sonra "Haydi Çocuklar Uykuya" diyerek uyaran bir ses yoktu ama doğrusu programları çocukların kısa bir süre daha izlemesi çok da olumsuz sayılmazdı. Belgeseller, tiyatrolar,  diziler, filmler, yarışma programları çok kaliteliydi. 

"Günümüzde güzel program hiç yok." demek haksızlık olur. Belki de bizler ulaşamıyoruz. İnsanları hayata bağlayan, yaşama sevinci aşılayan, eğiten, düşündüren, çocuk ve gençlerin yararlı alışkanlıklar kazanmasını sağlayan programlar olmasını gönülden arzu ediyoruz. Radyoda TRT Nağme dinlemek bizi de, evimize gelen konukları da çok mutlu ediyor. TRT Spor yıldız; Gençlerin başarı öykülerini, engelli sporcuları, öyle güzel aktarıyor ki. 

Bir özel TV. kanalında; Cumartesi-Pazar günleri yayınlanan, çocuklara güzel alışkanlıklar kazandırmayı amaçlayan; bilgilendirici, eğitici, eğlendirici, kaliteli müzikler sunan bir program var. Başarılı bir ekip çalışması ile sunulan program çok sayıda izleyici tarafından ilgi ve beğeni ile izleniyor, alışkanlık yaratıyor. Güzel ülkemizin gidip- göremediğimiz farklı yörelerini çok yönlü olarak tanıyoruz.

Yarın 3 Şubat. Okulların iki haftalık tatil dönemi bitti. Yarın yeni bir gün, yeni bir hafta, yeni bir dönem başlıyor. "Z kuşağı " olarak adlandırılan bu kuşakta yer alacak olan her birey ; aklıyla, yetenekleriyle, davranışları, duygu ve kişilik özellikleriyle geleceğin yetişkinleri olarak toplumda yer alacaktır. Büyük ya da küçük, her ülkenin yetişmiş insan gücüne, ülkesini seven- çalışkan-dürüst-sorumluluk sahibi kişilere ihtiyacı vardır. 

Yarın yeniden okullarda ders zilleri çalacak,  çocuklar ve gençler okullarında- sınıflarında yer alacaklar. Onların; Hak ettikleri gibi, sağlıklı-huzurlu-güvenilir insanlar  olarak yollarına devam etmelerinden hepimiz sorumluyuz. Başarıları bizleri onurlandırıp mutlu ederken toplumumuz ve ülkemiz için de yarınlarımıza büyük katkı sağlayacaktır. Yolları açık, gelecekleri güvenceli olsun. 

2024-2025 Eğitim- Öğretim Yılı , Yeni Dönemi: Ülkemize: yeni umutlar, hayaller ve güzellikler taşısın. Olumlu ve yararlı çalışmalara yol açsın.  İçten dileğimizdir.

Makbule ABALI- eğitimci

2.02.2025 






Kaynak:

https://ucunkuslar.blogspot.com/2025/02/farkindaliklarimiz-hayatta-guzellikler.html