Makbule Abalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makbule Abalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.9.26

Ziller Kimin İçin Çalıyor..?

 


Yeni bir Eğitim-Öğretim dönemiyle açılan okullarda, ziller de belirli aralıklarla çalmaya başladı. Onca ses arasında zilleri "gerçek anlamda" duyup-farkına varıp, kulak kabartabiliyor muyuz? Eğitim-Öğretimde ziller acı acı çalıyor, çınlıyor; kafamızda, yüreğimizde, beynimizde... Öğretmen, öğrenci, veli, anne-baba, yönetici, vatandaş olarak, ziller aslında hepimizi uyarıyor, düşünmeye yöneltiyor...  

İnsan olarak, duyu organlarımıza haksızlık ediyoruz bazen; belki önyargıyla, belki duygusalca, isteyerek ya da istemeyerek, onların görevlerini tam yapmalarını engelliyoruz. Görülmesi gerekenleri görmüyor, duyulması gerekenleri duymuyor, söylenmesi gerekenleri uygun zamanda, uygun biçimde dile getirmiyoruz. Görmezden, duymazdan geldiğimiz her şey, sonradan daha çok canımızı acıtıyor, karşılığında daha büyük bedeller ödüyoruz. 

Yaşarken öyle durumlarla, kişilerle karşılaşıyoruz ki bazen, gerçekten insanın içi sızlıyor; Çeşitli alanlarda, onca yıllık eğitim-öğretimin ardından, kazanılması gereken bilgi, beceri ve davranışlarda ne büyük eksikler, açıklarla mezunlar vermişiz.  Aslında çeşitli nedenlerle belli yaşlarda kazanılamayan davranışların, sonradan kazanılması da çok kolay olmuyor; gecikmeyi gidermek daha çok emek, çaba ve zaman istiyor. "Öğretmen, öğrenci, anne-baba, ya da yönetici olarak kimler nerede yanlış yaptı, hatalar olduysa, kimlerin payı ne kadardı, nasıl bir özeleştiri uygulandı, sorunun kaynağına, nedenlere inilebildi mi"... Çok yönlü, uzun zamanlı düşünmemiz gerekiyor. 

Aslında ziller hepimiz için çalıyor, hepimizi düşünmeye davet ediyor: Yıllar öncesini düşündüğünüzde; hangi öğretmenlerinizi adıyla hatırlıyorsunuz, kimleri düşünmek sizi rahatlatıyor, o yıllardan ne kadar olumlu-olumsuz izler taşıyorsunuz, o zamanlar bir bilgi ve görgü alışverişinden almaya ne kadar hazırdınız, ne kadar yararlanabildiniz...? Çocukluk veya gençlik döneminde (bilerek ya da bilmeyerek) yanılgılarınız, bugün nelere mal oldu? İyi örneklerden pay almaya hazırken, hangi kötü örneklerden etkilendiniz, ya da siz (uygun yaklaşımlarla)  istemesini mi bilemediniz...? 

Her alanda yaşamı farklı yönleriyle değerlendirdiğimizde; bazen "öğretici", bazen "öğrenici" konumundayız. "Öğrencilik", yalnız okulların dört duvarı arasında oluşan bir eylem değil: Güvenmeyi- güvenmemeyi, inanmayı-inanmamayı, umudu-umutsuzluğu, utanmayı-utanmamayı; acaba ne zaman, nerede, nasıl, hangi koşullarda ve kimlerden öğrendik...? Birbirimizi ne kadar tanıdık, hangi ölçütlerle değerlendirebildik? Sözsüz iletişimin bile geçerli olabileceği durumlarda-hiç iletişim kurmadan-kimleri nasıl incittik? Asıl olan "Hayat Okulunda" kendimizi ne kadar eğitebildik, hangi konularda "geçersiz not" aldık? 

Ziller içimizi titretiyor, bizi uyarıyor mu, yoksa duymazlıktan mı geliyoruz? Acaba işimize gelmeyen hangi durumlarda-iğneyi önce kendimize batırmadan- karşımızdakine çuvaldızı kullandık? Dakikaların değerini bilmezden gelip, saatleri, günleri, yılları nasıl acımasızca kaybettik. Gelişmiş ülkelerde zaman o denli önemliyken biz "yitirilmiş zamanlar ülkesi" olmayı nasıl başardık...(!) Doğru zamanda, doğru insanları bulabilmek için nasıl bir çabamız oldu, ne kadar yararlanabildik, kimleri onayladık, kimleri reddettik, kimleri damgaladık, "tanımadık-görmedik-duymadık-söylemedik"... 



Ne yazık yıllardır, çalan zilleri hiç duyamayanlar ya da duyuramadıklarımız da oldu... Okuma çağında: Okulda olması gerekirken; ovalarda, tarlalarda, atölyelerde, evlerde, başka işlerle uğraşan, hiç çocuk ve genç sayılmayanlar da vardı aramızda... Nice "Küçük Adam" zil seslerine bu yıl da çok uzak kaldılar; başka seslerin içinde sanki kayboldular, çalan zilleri hep "paydos zili" olarak algıladılar...

Severek, benimseyerek sürdürülen her iş, her meslek, kişiye değer kazandırıyor, topluma artı değer olarak geri dönüyor. Gönül rahatlığıyla, "yapmam gerekenleri yaptım" diyebilmek, her meslekte, ama asıl eğitimde çok önemli. Öğretmen olmak; dünyanın en zor ama en zevkli uğraşılarından biri... 

Bir öğretmen: öğrencilerinin yüreğini köreltmeden; görmeyi, anlamayı, dinlemeyi, düşünmeyi, yerinde konuşmayı, adil olmayı, uygun biçimde hakkını savunmayı, insana saygıyı kazandırabiliyorsa, kişiliği ve davranışlarıyla örnek olabiliyorsa başarıya da daha  kolay ulaşıyor. Bilgi açığı sonradan da tamamlanabiliyor, ancak kişilik oluşumu, kimlik kazanma uzun zaman alıyor, ruhsal zedelenmeler yaratıyor.


Eğitimde ödüller kadar caydırıcılar da önemli kuşkusuz: Hoşgörüsüzlük kadar aşırı hoşgörü de zararlı; zamanında kurallar öğretilmemiş, benimsetilmemişse, sonradan karşılaşılan yasaklar -cezalar, zamansız öfke patlamalarına neden olabiliyor. Her konuda; özgüvenli, cesaretli olma, haksızlıklara karşı çıkma, ancak "insan duyarlılığında" kabul görebilir. Kendisiyle ve çevresiyle barışık olan insan, bedensel güce, şiddete  başvurmaksızın, daha etkili olabilecek başka çözüm yolları arayabiliyor.  


 Öğretmenler, bazı durumlarda tüm çabalarına rağmen-çeşitli nedenlerle- bazı öğrencilerine ulaşamayabilirler de. Öğretmen olmak tabii ki her şeyi bilmeye yetmiyor;  yanılgıları açıklamak, gerektiğinde özür dileyebilmek , kişinin değerini düşürmez, saygınlığını artırır. Bilgeliğin özünde; sevgi, alçakgönüllülük, adil olabilme, bağışlama, hoşgörü var. Keşke öfkeye yenik düşmeden, zamanında mantık-duygu dengesi kurulabilse...Yüzyıllar öncesinden Konfüçyüs ne güzel sesleniyor: "Bilmediğini bilenin arkasından gidin. Bilmediğini bilmeyeni uyandırın. Bilmediğini bilene öğretin. Bilmediğini bilmeyenden kaçın." 


Her konumda alınan diplomanın derecesi, büyüklüğü, sayısı, her zaman kişinin "adam" olmasına yetmiyor. Deneyim, birikim, etkileşim, paylaşım, ve en önemlisi zaman, diplomayı zenginleştiriyor, ya da değer kaybettiriyor...Her yıl okullar açılıp ziller yeniden çaldığında:  Bir öğretmenin, insan yetiştirme uğraşı verenlerin yüreği çarpıyorsa, duygulanıp düşünüyorsa, çözümler üretebiliyorsa; iyi şeyler, güzellikler sürecek demektir.
   
Sadece eğitim kurumlarımızdan değil, "hayat okulundan" da yeterli bir diploma alabilen İNSAN sayısını artırabilsek; daha umutlu, daha güvenli bir ülke olabilir miydik acaba? Ziller çalarken; zaman çok geçmeden, keşke hepimiz kulak kabartıp duyabilsek, kendimize düşeni yapabilsek... 


NOT. Bu yazımı 27.09.2010 yılından önce bir Eğitim-Öğretim Kurumunda çalışırken yazmış daha sonra Blogda  yayınlamıştım.  Yıl 2024...
Emekli bir eğitimci olmama rağmen ; Her Eğitim-Öğretim Yılının başlangıcında okullarda ziller yeniden çalarken halâ büyük heyecan duyuyor, karışık duygular yaşıyorum.
Ve yıl: 2026 
 
2026-2027 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI KUTLU OLSUN. 

Çağdaş bilimlerin ışığında çocuklarımız-gençlerimiz,  öğretmenlerimiz ve anne babalar için, toplum için sağlıklı-mutlu-verimli, Ülkemiz için örnek başarılarla dolu bir yıl olsun. 

Makbule ABALI -Eğitimci
12 Eylül 2026 Urla-İzmir


















24.4.26

Çocuklara Bayram Armağan Edilen Tek Ülke-Türkiye

 Nisan 23, 2026

 


SEVGİLİ ÇOCUKLAR

Bundan tam 106 yıl önce bütün milletin ve ülkenin tek temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Yeni Türkiye Devleti böylece kurulmuş oldu. 

ATATÜRK 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramını çocuklara armağan ederken şöyle diyordu:

"Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevidir. "

"Çocuklarımızı artık düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimi düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız."

"Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde; yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle beraber doğruya, iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışılmalıdır."

DÜNYADAN SÖZLER:

"Toplumumuzun en kırılgan bireyleri olan çocuklarımıza şiddet ve korkudan arındırılmış bir hayat borçluyuz." Nelson Mandela

"Çocukların eleştirmeden çok, doğru rol modellere ihtiyacı vardır." Josep Joubert 

"Yaşlılar savaş çıkarabilir. Ama tarihi çocuklar yazar." Ray Merritt

"Ruhunuzu iyileştirmek için çocuklarla vakit geçirin." Dostoyevski

"Bir çocuğun aldığı ilk izlenimler bütün ömrünce sürer." Heinrich Sclimann 

GÜNÜN GÖSTERİSİ 

Sabah saat 10.00 da İzmir Güzelbahçe'de bir Vakıf okulunun  gösterisindeydik;

Okulun spor salonunda düzenlenen kutlama törenine yüzlerce kişi katıldı. 

Okulun geçen yılki kutlamada verdiği mesaj doğa ve çevre kirliliği idi.  Çok başarılı idiler.

Bu yıl çok güzel bir koro, harika halk oyunları ve dans gösterileri vardı. 

Gösteri programını sunan iki sunucu çocuk, profesyonel sunucular gibiydi.

Ülkemizin değişik yörelerinden oyunlar sergileyen halk oyunları ekipleri; özel giysileri ve oyunlarıyla büyük alkış aldı.

Deniz kızları ve kız ve erkeklerden oluşan vals grubu çok çok başarılıydılar.

Okulun öğretmenler dayanışması ve görev anlayışı, ekip çalışması mükemmeldi.

Birlik ve beraberlik ruhunu tazeleyerek bizleri çok duygulandıran, istenirse neler yapılabileceğini kanıtlayan, eğitime umut tohumları eken Vakıf İlköğretim Okulu yönetici ve öğretmenlerine sonsuz teşekkürler. Bulutlu bir günde içimizi  ısıttınız, ufkumuzu aydınlattınız. 

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN. 

BİLİMSEL VE ÇAĞDAŞ EĞİTİM YOLUNDA ATILAN HER ADIM, ÇOCUKLARIMIZA DAHA İYİ BİR GELECEK, DAHA MUTLU, HUZURLU, AYDINLIK YARINLAR  HAZIRLASIN DİLİYORUZ.

Makbule ABALI- Eğitimci 

23 Nisan 2026- İzmir- Türkiye











17.4.26

Aksayan Eğitim-Sona Eren Hayatlar

 



Yazımın başlığı konusunda çok düşündüm. Bu kez içimden geçenleri yazmadım, yazamadım. Bir hastalıkta panzehir vermek yerine zehir akıtmaya hangi merhametli yürek katlanabilir? Ancak durum içler acısı. Gerçekleri görmezden gelmek ya da sorunları örtbas etmek, kanayan yarayı daha kötü duruma düşürmekten başka ne işe yarayabilir? Eğitimde ulaştığımız nokta bu olmamalıydı.

Yıllardır eğitimin içinde olan, emeklilik sonrası da gündemi yakından izleyen biri olarak; her güzel haberde mutluluk duyarım, tersine her kötü haber içimi acıtır, yetişmekte olan kuşaklar adına büyük endişe ve üzüntü duyarım. Düşünme yetinizi kaybetmediyseniz, düşünüyor, çare arıyor, neden - sonuç ilişkileri içinde olayları değerlendirmeye çalışıyorsunuz. 

Tüm kurumlarda olduğu gibi, Eğitim-Öğretimde ekip çalışması, uzun zamanlı kararlar alma, alınacak kararla ilgili olarak konuyu ilgilendiren kişilerle seminer ve toplantılar düzenlemek hayati önem taşıyor. Sonuçlardan nedenlere ulaşıp yeterli önlemler alınamazsa, kararlar uygulamaya geçirilmeyip kâğıt üzerinde kalırsa tüm çalışmalar boşa gidebiliyor. 

Bir araştırma yapıldığında; Milli Eğitim Bakanlarımızın çalışma sürelerinin büyük çoğunlukla 2 yıl olduğu görülür. Oysa Eğitim, bir uzmanlık alanıdır. Okullarımızda eğitim sistemi ne yazık ki yamalı bohça gibidir. Sınıf geçme, sınıfta kalma, kredili sistem, el yazısı ya da küçük harfle yazmaya başlama, taşımalı eğitim, okul binalarının değişimi, din görevlilerinin Rehber Öğretmen olarak atanması gibi kararlar, kalıcı olmayan, değişken kararlardan sadece birkaçıdır. Yanlıştan dönme çok kolay olmamakta, bedelini,  yeni yetişmekte olan çocuk ve gençler ödemektedir.

Her çocuk ayrı bir dünyadır. Özellikle ön ergenlik ve ergenlik dönemlerinin yaşandığı yıllar, bedensel, zihinsel, ruhsal ve sosyal  değişimlerin yaşandığı yıllar olarak ayrı bir özen ve ilgi ister. Bu yıllarda genç, aileden çok arkadaş çevresinin etkisi altındadır. Şiddete baş vurmadan davranışlarının, sosyal çevresinin, ilgi ve beklentilerinin denetlenmesi, kontrol edilmesi çok önemlidir. 

Çocuk-aile-okul üçgeni sağlıklı olarak oluşturulmamışsa başarısızlıklar ve kural dışı davranışlar kaçınılmazdır. Okulunu, çevresini sevmeyen ya da sevilmediğine inanan genç ya içine kapanacak ya da tepkileriyle güç gösterisine girişecektir. Gücünü farklı yollardan kanıtlama yoluna gidebilir: Çete kurabilir, zararlı alışkanlıklara yönelebilir, isyankâr, kurallara uymayan bir tip olabilir. 

Kız çocuklarında; yaşına uymayan giysilerle dolaşma, aşırı makyaj yapma, yanlış arkadaşlar seçme, macera tutkusu, kural dışı davranışlar, evden kaçma gibi uç davranışlar gözlenebilir. Anlayışlı bir anne-baba, hoşgörülü bir öğretmen, güvenilir, sırdaş bir rehber öğretmen, iyi yönlendirici bir arkadaş bulabilen çocuk ya da genç şanslı sayılırken tersi durumlarda istenmeyen olaylar yaşanabilir.

Gençlik çağında; Günlükler, anı defterleri, çeşitli boş zaman ilgileri, sosyal medya alışkanlıkları görülebilir. Zaman zaman onunla sohbet ederek hangi konularda nasıl seçim yaptığı belirlenebilir. Bu yaşlarda özenti, taklit, aşırı hayranlıkla belli kişilere bağlanabilir. Her toplumun kendine özgü kalıpları olduğu unutulmamalıdır. Dizi filmler, dijital ortamda oyunlar, filmler dikkatli bir anlayışla belirlenemezse, kontrol edilmezse her tür olumsuzluk yaşanabilir. 

Okullarımızda sosyal etkinlikler yok denecek kadar azaldı. Özel okullardaki çocukları için bile veliler okul dışında sosyal kulüplere çok yüksek fiyatlar ödüyorlar. Oysa çocuk ve gençler enerjilerini olumlu biçimde boşaltacakları, yeteneklerini değerlendirecekleri alanlarda daha ılımlı ve hoşgörülü yetişiyorlar. Kontrol edilemeyen sosyal etkinlikler fayda yerine zarar veriyor.

Sınıflarımız çok kalabalık. Öğretmen öğrencisini, ailesini tanımıyor. Aslında okul, aile ve toplumda çoğu kez aynı davranışlar sergileniyor. Çocukların evcilik oyunlarında, gençlerin tipik davranışlarında bunu görmek mümkün. Kaba, isyankâr, pervasız ya da sakin, nazik, saygılı. 

Okullarımızda Rehberlik Servisleri çeşitli nedenlerle olması gerektiği gibi çalışmıyor, çalışamıyor. Rehber öğretmenler sayıca yeterli değiller, gerekli donanımları yok. İdealist çalışan öğretmenler fark edilmiyor, denetimler sağlıklı değil. 

Gelişmiş ülkelerde sosyal bütçeden eğitime ayrılan pay, geleceğe yatırım yapıldığı dikkate alınarak, her zaman özenle, dikkatle belirleniyor. Uluslararası yarışmalarda başarı sıralamaları üst düzeyde. Değer kaybetmiyor, değer kazanıyorlar. 

Sade bir vatandaş, eski bir Eğitimci olarak gönül arzu ediyor ki; Güzel ülkemizi, herkesin sorumluluğunun ve görev anlayışının bilincinde olarak hak ettiği seviyeye çıkaralım.

Makbule Abalı-Eğitimci

16 Nisan 2026 Türkiye

 


16.3.26

Bir Anma Programı: Süreyya Berfe

  



Mart 16, 2026

BİR ANMA PROGRAMI: SÜREYYA BERFE


Yazmayı, yapmayı düşündüğü şeyleri ertelememeli insan. Zaman öylesine çabuk geçiyor ki, günbegün anlatmak istediğiniz konular güncelliğini kaybediyor. Sondan başa giderek anlatacağım  bu kez.

İzmir Urla'da TOHUM Sanat Alanı ve İlkdördün Kültür ve Sanat Vakfı işbirliği ile şair Süreyya Berfe'yi anma ile ilgili bir dizi etkinlikler planlanmıştı. Küratörlüğünü Hakan Kırdar'ın üstlendiği, 18 sanatçının yer aldığı serginin açılışı 4 Mart günü gerçekleşti. 

Tüm çalışmalar; Hayatının 15 yılını İzmir yöresinde (Foça ve Urla'da) geçiren, 9 Ocak 2024'de Urla'da vefat eden şair Süreyya Berfe ile ilgiliydi. Yaşamında sayısız edebiyat ödülleri alan, şiirleri 18 dile çevrilen, insanlar, doğa, çocuklarla ilgili felsefi, edebi yüzlerce şiir yazan ama pek çok sanatçı gibi yaşarken yeterince tanınmayan, anlaşılmayan bir şairimiz.

4 Mart- 8Nisan tarihleri arasında belli bir program doğrultusunda düzenlenen etkinlikler, Şair Berfe'ye bir vefa borcunu ödemekle kalmadı. Çalışmalar aynı zamanda toplumun farkındalığını ve duyarlılığını arttırarak sanata, sanatçıya bakış açısını geliştirmek amacını da taşıyordu. Urla; güzel doğası, kadim tarihi ve kültürlü insanlarıyla pek çok şair, yazar ve sanatçının tercih ettiği bir belde olmuş.


 

Bu programın içinde en son düzenlenen etkinlik; Urla İskelede Tanju Okan Parkı'nda "Süreyya Berfe Şiir Günü" adıyla "Urla Açık Hava Şiir Antolojisi" oldu. Böyle bir düzenlemeyi yaşadığı günlerde hep hayal edermiş Süreyya Berfe. Gerçekleşmesi ne iyi oldu.

Sanırım her şey, O'nun istediği gibi oldu. Güneşli ama biraz serin bir günde 7' den 77'ye  hatta 90 yaşına kadar şiir severler bir araya geldiler. Yapı Kredi Yayınları arasında yayımlanmış Berfe şiir kitapları elden ele aktarıldı. Berfe'nin şiirlerinden dizelerle sesler açık havada yankılandı. Mikrofon elden ele dolaştı. Şiire tutkun insanlar açık hava şiir antolojisinde heyecanla yer aldılar.

Sevda şiirleri, doğa şiirleri, çocuk şiirleri, toplum şiirleri adeta bir şiir sepetinden tek tek ayıklanarak sunuldu. Aramızda; bastonuyla yaş almış insanlar, gençler, pusette bebekler, okumayı yeni kavramış çocuklar da vardı. Varsın heceleyerek okusun, şiir okumanın , dinlemenin, düşünmenin, hayal etmenin hazzına vardı insanlar. Heyecan dalga dalga yayıldı,  kuşlar, ağaçlar, gökyüzündeki bulutlar tanıklık ettiler bu güzel dinletiye...

Bu güzel günden bir gün önce (14 Mart Cumartesi Günü)  Tohum Sanat Alanı üst katında 7-10 yaş arası ilkokul öğrencileriyle bir etkinlik gerçekleştirdik. Günün duyurusu önceden yapılmıştı. Son zamanlarda bulunduğum en güzel etkinlikti diyebilirim. Süreyya Berfe çocuk kitapları (Çocukça, Eksik Alfabe) üzerinden hayatı anlama, algılama ve anlamlandırma çalışmaları yaptık.

Duyguların dışa vurumu, merak, sorma, sorgulama, kendini ifade etme, paylaşım konularında bulmacalar, masallar, el becerileri  yoluyla çalışmalar yaptık. Sevgi ve ilgi ile güven vererek, uygun yaklaşımlarla çocuklar harikalar yaratıyor, kalıcı izler bırakıyorlar. Hepsi o kadar içten, doğal, yapmacıksız, abartısız. Berfe de çocukları çok severmiş.


Bütün bu yapılanları görse Süreyya Berfe de çok mutlu olurdu eminim. Her çalışmada O'nun ruhsal ve zihinsel dünyasından esintiler, anılar ve yaşanmışlıklar yansıtılmaya çalışıldı. Açılışta düzenlenen sergi çok daha geniş kapsamlıydı. Grafik çalışmaları, yazı ve fotoğraflar, küçük heykelcikler, kullandığı eşyalardan özenle saklananlar... Çalışmaların bir bölümü İstanbul'da Yapı Kredi Sanat Galerisi'nde sergilenecek.

Sergi kapsamında ben, şiirlerinden, deyişlerinden yola çıkarak, Süreyya Berfe ile söyleşiyi seçtim. Nostaljik anlamda siyah-beyaz eski fotoğraflar eşlik etti bu hayali sohbete. Onunla tanışma-görüşme şansım olmadı. Zaman tünelinde yolculuk beni heyecanlandırdı, çok mutlu etti. Ekipte yer alan arkadaşların her biri çok değerliydi. Yardımlaşma ve paylaşım örnek olacak ölçüdeydi.


Kültür ve bilim insanlarımıza, sanata ve sanatçılara gösterilen ilginin, duyarlılık ve farkındalığın artması, toplumsal bilincin sağlanması içten dileğimizdir. Kaybettiğimiz tüm değerlerimizi rahmetle, saygı ve özlemle anıyoruz. Yaşayan tüm değerli insanlarımızın hak ettikleri biçimde yaşatılmaları, değerlerinin fark edilmesi görüş ve beklentisiyle... 

Makbule ABALI-Eğitimci

16 Mart 2026 Urla-İzmir


SEVGİLİ ARKADAŞIM adlı şiirinin ilk dizeleri;

Gözlerinin rengi gibi

yüreğinin rengi gibi

saçların da kendi renginde

Ama ben ellerini gördüm önce

toplayan, düzelten, onaran ellerini...

Dokunduğuna soluk aldıran 

telaşlı, usta, sevecen ellerini... 

Geç anladım ve inandım.

Her gün daha çok inanıyorum.

Ellerin, güzel işlerin karıncası.

Ellerin, ellerden bıkmış ellerime sığınak.

Süreyya BERFE








25.6.25

Farklı Bir Gün / Makbule Abalı

 


 Mevsimin en sıcak günlerinden biriydi bugün. En uzun gecenin ardından güneş ışıkları da tüm enerjisiyle göz alıcı bir biçimde  pencereden  içeriye sızdılar. Bugün kahvaltıya konuklarımız vardı. Bir öğretim yılının son karnelerini değerlendirmek için bir anneanne ve dede sofrasında hep birlikte olmak.

En uzun gecenin ardından gelen gün, çok kısa sürdü. Oysa anlatacağım ne çok şey vardı. Zamanla beden eskidikçe, ruhun coşkusunu bastırmak istiyor galiba. İç seslerin dışa yansımasına çok izin vermediği gibi bedensel yakınmaları arttırarak "Ertele, günü gelince yazarsın." ısrarlı uyarmalarıyla, istediği sonuca ulaşıyor da. 

Yaz sıcağında yazımı çok uzatmadan sözü fotoğraflara bıraksam, onların "Sözsüz İletişim kurma" dilinden yararlansam. Çocuklar gibi; Hayal gücümüzü işler kılsak, eşimin çok özlediği, her gece rüyalarında yürüyüş yaptığı, çok değerli, kadim dostlarıyla buluştuğu doğum yerine-Mersin Arslanköy' deki yayla evine-  Anka kuşunun kanatlarında uçsak, ön bahçedeki sedir-katran ağaçlarına dokunsak...

İçinde yaşanmayan "ev", artık "yuva" olmaktan çıkmış olsa bile yayla güllerini koklasak, dağlardan kekik toplasak, bahçede yetişen ürünleri komşularla paylaşsak, içten bir "Merhaba" desek dost bildiklerimize...

Mutluluğun, vefanın, güvenin, öz sevginin-saygının, çıkarsız ilişkilerin merkez üssü; İnsanın doğduğu, doyduğu, nefes alabildiği, sağlıklı ürünlere erişebildiği, suskunluğun hüküm sürmediği, doğayla baş başa kalabildiği her yer.

Bazen dağ eteklerinde bir yerleşim birimi, bazen çiçeklerle donanmış, doğal kaynak suların bol olduğu bir köy, ya da yıllarını harcayarak- emek vererek büyüttüğü ağaçların gölgesinde huzur bulduğu bir mekân.
 
Eşim çok haklı. Kuş bakışı bir gözlem, içgüdülerin yönettiği türlü-çeşitli hayali yolculuklar, duyguları, duyu organlarını  işler kılan insani buluşmalar...  Hepimizin özlemi bu  değil midir? 

Makbule ABALI-Eğitimci
23. 06. 2025 İzmir-Urla 

Mersin-Arslanköy'deki yayla evimizin bahçesinde, fotoğrafları çekip gönderen değerli Dost Lâle Yanık'a yürekten teşekkürlerimizle. Makbule-Ahmet Abalı. 



                                                                                    

                                                                               

                                                                            



                                                                              





18.6.25

Yazmak-Yaşamak...

 


  Bir zamanlar Varlık Yayınları arasında  çıkan "Önce Ekmekler Bozuldu" adlı boyutu küçük, içi dopdolu bir kitap okumuştum. O yıllarda kitapların kâğıt kalitesi ve görüntüsü günümüzdeki kadar çekici değildi. Okumak için alırdık, kuşe kâğıtlara basılı, renkli, ciltli "Al beni" diye adeta seslenen kitaplar çok sonra çıktı. 

Ünlü gazeteci-yazar Oktay Akbal'ı o kitabıyla tanımıştım. "Yazmak,  yaşamak . " sözü Onundur. Yazmayı- okumayı sevenler, sürdürenler için bu kısacık cümlede ne büyük anlamlar yüklüdür. Severek-gönülden-içtenlikle yapılan her işte olduğu gibi... 

Yazmayı istediğim ne çok konu birikmiş zihnimde.   Gün-24 saat- artık yetmiyor. "Ben eskiden..." diye başlayan cümleleri sessizce fısıldar gibi, sadece kendinize duyurabiliyorsunuz. Bedeninizin sızlanışlarına benliğiniz aldırmıyor. Ancak çatışmalara alışık değilseniz, bastırdığınız tüm güçlü sesler beden ve ruh sağlığında hasarlara neden oluyor. "Nasılsın?" sorusuna "İyiyim." yanıtı ne kadar gerçek olabilir? 

"Farkındalık, duyarlılık, duyu organlarınızın sağlam ve işler olması; Her zaman mutlu etmiyor kişiyi. Hiç kimse tek başına değil ki. Küçücük dünyanızda bile dış dünyadan gelen uyaranlar var. Karmakarışık, anlaşılmaz sesler-çığlıklar, görüntüler, alacalı bulacalı uyumsuz renkler... 

Uyum çabalarımız da hayal kırıklığı ile mi noktalanacak? Yavaş şehirler (Slow cities) akımı başladığında nasıl da mutlu olmuştuk. Yemyeşil kırlar, masmavi denizler, kirlenirken, aydınlık gökyüzü bulutlarla kararırken, doğa-ağaçlar, çiçekler, her türden canlılar- değişirken İnsan nerede barınacak?

Hayatın içinde her an, her gün öylesine ani değişimlere uğruyor ki. Mevsimler, iklimler bile değişti. Yavaş şehirlere uymaya çalışırken; makinelerin sesi  hızlandı. İnsan yavaşlamak isterken bitkin düştü, sesi çıkmaz oldu, hepten sustu.  

Yazmak-yaşamak, anlamak, anlatmak, anlaşılmak, konuşmak, dinlenmek, huzur bulmak, güvenmek, inanmak, umutlanmak  istiyor insanoğlu.

Bu geçici-ölümlü dünyada yaşarken; var olduğunun farkında olmak, bilinçli olarak varlığını kanıtlamak, yapabilmek. başarabilmek. 

Yüzyıllar öncesinden ne güzel söylemiş ünlü edebiyatçı-düşünür-yazar: " To be or not to be."  

İnsan olarak; Anlayarak, algılayarak derin derin  düşünmek gerek...

Makbule Abalı-Eğitimci 

17. 06. 2025 Türkiye 



1.6.25

Bir Başka Sabaha: Güneşle-Sağlıkla-Umutla-Uyumlu Uyanmak...

 

                                                               


 Güneş her gün yeniden doğarken, gözlerimizi kamaştıran parlak ışıklarıyla sadece çevremizi aydınlatmakla kalmıyor. Ruhumuzun  da  ta derinliklerine ulaşıyor, usul usul yüreğimize de küçük dokunuşlarla ulaşıyor, incitmeden, bağırmadan, hırpalamadan; "Uyan artık derin uykulardan," diyerek bizi, yeni bir güne "Merhaba!" demeye hazırlıyor. 

Tüm varlığımızın,  bedenimizin ,benliğimizin, zihnimizin en ıssız, en ücra, en gizli-saklı köşelerine dek ulaşıyor, ışık hızıyla yayılıyor. Mavi-beyaz-sarı-mor-turuncu-yeşil , rengârenk bir renk harmanıyla, güçlü enerjisiyle, sindire sindire geliyor ve  biraz daha yüksek tonda sesleniyor: "Uyuma, uyuşma, umutsuz kalma!" 

Çalar saat ya da çan sesi gibi değil, kulağınızda çınlamalar yaratmadan, kabalık veya zorbalıkla da değil, Bir anne sesi gibi ılımlı, bebek sesi kadar yumuşak, bir sanatçı duyarlılığı ile, anılardan süzülmüş bir ninni  kadar etkileyici. Doğanın ta içinden gelen kuş sesleri ile birlikte havanın ince-hafif esintisi de uyumlu bir beraberlik oluşturursa... 

İşte o zaman, her şeye rağmen; DÜNYA daha güzel, daha yaşanabilir, daha mutlu-huzurlu-umutlu geliyor İNSAN'A.  Tüm yollar çıkmaz sokaklara ulaşsa da, kuşku-endişe güvensizlik ve kararsızlıklar hayatımızı karartsa da, karmakarışık-anlaşılmayan sesler kulağımızı yıpratsa da...

Zihnin, ruhun, yüreğin yükü; tüm bedenimizi zorlayarak, boynumuzdan omuzlara, kollardan ellere, dizlerden bacaklara, ayaklara kadar inip, hızımızı keserek hayatı yavaşlatsa da...

Tüm zorluklara  direnerek, yaşama sevinciyle, önce CANLI ve ardından İNSAN kimliğimizle, duyarlılık, farkındalık, hoşgörü ve sağlıklı algılamalarla YAŞAMAK gerek... 

Bahara veda ederken; Bir başka mevsime-Yaza MERHABA diyerek... 

Makbule ABALI- Eğitimci 

1 Haziran 2025 İzmir-Urla

                                                                          


                                                                             






18.4.25

Yıllar Öncesinden Örnek Bir Model: Köy Enstitüleri

 


" Bir varmış bir yokmuş " diye başlar çoğu masal. Oysa  kuşaktan kuşağa anlatılan gerçek bir Eğitim Öyküsü keşke hep var olsaydı. Geçmişten günümüze gelişerek ama aslına, ilkelerine sadık kalınarak bugünlere ulaşabilseydi.

Dünyanın neresinde olursa olsun; bir kişi ya da bir kurum zaman aşımına uğramadan yıllar sonra da övgüyle, saygıyla anılıyor, değerini koruyarak  benimseniyorsa bir efsane veya saygınlık abidesi olarak söz edilebilir. 

Bugün 17 Nisan. Köy Enstitülerinin 85. Kuruluş Yıldönümü. Tüm dünyada bir savaş sonrası zor koşullarda başlatılıp aydınlanma yolunda çok büyük bir eğitim seferberliğini gerçekleştiren başka bir örnek yok. Ancak daha sonraları  o modeli örnek alarak eğitimde çok üst düzeyde başarılara imza atan ülkeler var. Biz yok ederken onlar yeniden var etmişler.

Her insanın yaşamında olduğu gibi toplumların da pişmanlıkları, keşke'eri , mutluluk ve mutsuzluk dönemleri, acı deneyimleri olacaktır elbette. Güvenilir kayıtlar, sağduyu ve mantıkla değerlendirilmiş günler yıllar, dönemler yıllar sonra bile tarafsız değerlendirmelerle aydınlanacak,  gerçek yerini bulacaktır herhalde...

Eğitime gönül vermiş bir eğitimci olarak Köy Enstitüleri ile ilgili çok kitap okudum, konferanslara katıldım, anılar dinledim, yazılar yazdım.   Sonuçta her zaman iç sesimin özlemle seslenişini duydum adeta. "Keşke o yıllarda öğretmen ya da öğrenci olarak ülke kalkınmasında görev alabilseydim." Ama doğum yılım ve doğum yerim bu isteğin gerçekleşmesine izin vermedi. 

Eşim Ahmet Abalı Mersin Arslanköy doğumlu. Köy Enstitüleri hakkında bizim için en güvenilir canlı kaynak oldu. O ve arkadaşları 17 Nisan'ı bir bayram gibi düşünürler. Ancak buruk bir bayram. Keşke daha farklı izlerle daha coşkulu kutlanabilse, daha fazla katılım sağlanabilseydi. Bugün de o yıllardan arkadaşları ile konuştu, özlem giderdi, duygulandı. 

Eşimin eğitim öyküsü ilginçtir: 1950 yılında Arslanköy İlkokulu'nu bitirir. Babasının çocuklarına paylaştırdığı küçük bir tarlayı elma bahçesi oluşturmak için hazırlar. Öte yandan küçük baş hayvanları otlatır. Sınıf arkadaşları okumak için köyden kente gidince o da sınavlara girmeye karar verir. 

Köy Enstitüleriyle ilgili fotoğrafları görmek için
lütfen tıklayınız. 

2 yıl aradan sonra Aksu Köy Enstitüsü'nü kazanır. Köy Enstitüleri 5 yıldır. 1954 de okul Aksu İlköğretmen Okulu adını alır, eğitim-öğretim 6 yıla çıkarılır. Mezuniyetten iki ay sonra Diyarbakır Silvan İlçesi'ne atanır. Daha sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü'nü bitirip İlköğretim Müfettişi olarak atanacaktır. Mezuniyetten bir gün sonra atama yapılıp o ay maaşlarını alırlar. 

Yoksul  köy çocukları için Köy Enstitüleri bir başka dünyadır. Hatta köyden dünyaya açılmış bir penceredir. Çok değerli eğitmenler -öğretmenlerle birlikte hayata hazırlanırlar. Üretime dönük eğitim esastır. Sabahları derse girmeden öce 500 kişinin katıldığı sabah sporu vardır. Yöresel oyunlar oynanır, halaylar çekilir. Kültür dersleri ve uygulamalı iş dersleri vardır. Gerektiğinde yapı yaparlar, bataklık kuruturlar, sebze meyve yetiştirirler, arıcılık, hayvan bakımı, dikiş, el sanatları gibi türlü alanlarda eğitilir, yetişirler. 

Dünya klasiklerinden çevrilmiş kitaplar okurlar, mutlaka bir enstrüman çalmayı öğrenirler, spor müsabakalarına birçok branşta katılırlar. Ezberciliği değil, üretmeyi, kendi kendilerine yetmeyi öğrenirler. Öğrencilerden seçilen okul başkanları, öğrenci temsilcileri vardır. Hak aramayı, uygun biçimde eleştirmeyi bilirler. Köylüyü bilinçlendirmek, kalkındırmak amaçlarındandır. Sınıflar arasında abla- abi  saygı ve koruyuculuğu esastır. 

Ülkemizde 1940 yılından itibaren kuzeyden güneye, batıdan doğuya 21 Köy Enstitüsü açılmıştır. Tüm öğrenciler köy kökenli yoksul çocuklardır. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü ise 1942 yılında, enstitülerde başarılı öğrencilerden adil bir seçimle seçilen öğrencileri Köy Enstitülerine öğretmen olarak yetiştirmek amacıyla kurulmuştur. Yüksek Köy Enstitülerinde 8 bölüm bulunurdu: Tarım, ziraat, madencilik, güzel sanatlar,  müzik, resim, heykel, zootekni, kümes hayvanları, el sanatları. 

(Köy Enstitüleri hakkında geniş bilgi almak isteyenler lütfen tıklasın.)

Eşimin ilkokul ve sonrasında gittiği Aksu Köy Enstitüsü'nden birçok arkadaşını tanıma fırsatım oldu. Hepsi çok saygın, vatansever, idealist , hümanist insanlardı.  Halâ sık sık arayıp dakikalarca konuştuğu dostlara sahip. Bugün birlikte YouTube'da Köy Enstitüleri ile ilgili olarak hazırlanmış çok güzel videoları birlikte izledik, duygulandık. Benim o yılların idealist eğitimcilerine saygım, hayranlığım, özlemim bir kat daha arttı. (Bir YouTube kanalı izlemek isteyenler Lütfen tıklayınız) 

(Köy Enstitülerinin açılış ve kapanış öyküsünü dinlemek için lütfen tıklayınız.)

Merak ettiğim bir konuyu dile getirmek isterim; Acaba bugün ülkemizde 18-40 yaş arası bireylerden Köy Enstitüleri hakkında bilgi sahibi olan kaç birey var? Bu konuda bir istatistik ya da araştırma var mıdır? Eğitim Fakültelerimizde, Sosyal Bilimlerle ilgili programlarda ders konuları arasında ne kadar yer verilebiliyor, kaç öğrenci bitirme tezine konu  olarak seçiyor? Eski okul binaları, işlikleri, tarım bahçeleri, uygulama alanları bugün ne durumda? Bir Eğitim Müzemiz var mıdır?

Vefamız, değerbilirliğimiz, insana saygımız, duyarlılığımız, farkındalığımız ölçülebilse sonuçlar yüzümüzü güldürüp içimizi ferahlatabilir mi...?  Köy Enstitüleri modeli temel alınarak günümüz koşullarına uygun eğitim projeleri geliştirilip uygulamaya konabilir mi ?

17 Nisan Köy Enstitüleri Kuruluş Yıldönümünü kutluyor, başta Başöğretmen Atatürk olmak üzere EĞİTİM alanında emek ve çaba harcamış tüm insanlarımızı minnet ve teşekkürle anıyoruz. 

Makbule ABALI -Eğitimci

İzmir-Urla 17.04.2024