30 Ekim 2020

"Aklımızı Kullanma Cesaretini Göstermeliyiz"

 

Erdoğan Teke- Sabahattin Gencal
Çekmeköy-İstanbul, 30.10.2020


            İlk kez randevuma geç kaldım. Dakikliğe alışmış biri olarak buna üzüldüm. Çok iyi biliyorum ki üzülmek veya özür dilemekle geciken zaman geri alınamıyor. Ancak bir tesellim var: Telefonla,  8-10 dakika gecikebileceğimi bildirdim arkadaşıma.

 Değerli arkadaşım Erdoğan Beyle, geleneksel hale gelen Cuma Görüşmeleri/sohbetleri bugün yani 30 Ekim 2020 Cuma günü 10 dakika gecikmeyle 14.40’da başladı. Belirli bir gündemi olmayan görüşmemizin ilk dakikalarında gecikme nedenimi, tekrar özür dileyerek anlattım. Bu arada bu konuda ne kadar hassas olduğumu özel ve meslek yaşamımdan örnek vererek izah ettim. Bu konu başlı başına ayrı bir konu olmakla beraber birkaç satır yazmak geldi içimden:

Çalıştığım bütün okullarda derse tam zamanında girerdim. Ne bir dakika erken ne bir dakika geç. Bir okulda, ben dershanenin kapısına geldiğimde müstahdem zili çalardı. Onun nezdinde saatte yanlışlık olabilir; ama bende olmazdı. Hâlbuki hepimiz insanız eksiğimiz gediğimizin olması kaçınılmazdır. Ben durumu, övünmek için değil, zamana çok değer verdiğimi belirtmek için anlatırdım. Ama bir an geldi ki vaz geçtim anlatmaktan. Bir yerde okudum; I. Kant sokaktan geçerken evlerinden onu görenler saatin kaç olduğunu bilirlerdi. Belki abartılmıştır bilmiyorum, bazıları saatleri Kant’ın geçişine göre ayarlarlardı...  Benim, müstahdemin zil çalmasını anlatmaktan niçin vaz geçtiğim anlaşılmıştır. Olur ya bazıları “Kendisini Kant’a benzetiyor...” gibi lâflar edebilirdi. Ben az çok haddimi bilirim. Bu arada I. Kant’ın bazı özelliklerine de hayran olduğumu belirteyim:

Ödev ahlâkı denince, ister istemez Kant akla gelir. Bizler de ödevimizi yaparken şahsı menfaat beklemeyiz, Allah (cc) rızası için yaparız. Bu da dolaylı da olsa bir beklentidir. Kant böyle bir şeyi akla getirmiyor. İnsan olduğu için, ödevi olduğu için yapıyor yardımlarını veya görevini. Bu konuyu inceleyen çok kişi oldu. İslâm düşünürleri de inceledi bu konuyu. Doğrusu ben de ayrıca incelemek isterdim...

Kant “Aydınlanma Nedir?” sorusunu şöyle yanıtlar: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır.” Bu sözcüklerin ardından Kant, sözü edilen “ergin olmama durumu’nu “İnsanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışı olarak açıklar. Bu “aklını kullanamayış“, bireyin düşüncelerinin ve de kararlarının bir başkasına bağımlı hale gelmesine dayanır. Örneğin “benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık”, çünkü benim yerime düşünen ve karar veren bir başka özne üzerimde söz sahibidir. Öyleyse Aydınlanmanın öznesi olan insanın “aklını kullanması”, aydınlanması için bir önkoşuldur. Tembellik ve korkaklık nedeniyle “aklını kullanma cesaretini gösteremeyen” bireyler ise, “ergin olmama durumundan kurtulamayan” kimselerdir.1

Erdoğan Bey Kardeşimize Aydınlanma çağından bahsetmedim. Kaldı ki bu konuda öğrendiklerim de silmece çıktı aklımdan. Ne yaptım?

Aydınlanma Çağını yaşamış topraklarda uzun yıllar yaşamış Erdoğan Bey’e, tecrübelerini dile getirecek sorular sordum. Batılıların zamana verdikleri değeri sordum. Bir de, halen üzerinde çalıştığım istişare (Şura, meşvere) konusun sordum. Sağ olsun örnekleriyle çok güzel izah ettiler. Benim Kur’an’dan, hadislerden, düşünürlerden bu konuda kuramsal olarak öğrendiklerim Avrupa’da, tabi 25 sene öncesine kadar yaşanıyormuş. Bir ara rahmetli Akif aklıma geldi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında siyasi bir görevle gittiği Almanya’dan üç ay sonra dönen rahmetli Mehmet Akif Ersoy’a seyahat dönüşünde  “Avrupa’yı nasıl buldunuz?” diye sorulunca;   Dinleri var işlerimiz gibi, işleri var dinimiz gibi” cevabını verir. O günden bu güne değişen ne?

Avrupa’da yaşamış biri olarak yurdumuzun ve milletimizin bugünkü durumunu nasıl gördüğünü sordum kendisine. Bektaş’ı fıkrasını anlatmakla yetindi:

“Rivayete göre; bir Bektaşi’ye tatması ve hangisinin daha iyi olduğunu söylemesi için iki ayrı bardakta şarap verirler. Birincisini içtikten sonra şöyle der; "Diğeri daha iyi!". Yanındakiler şaşırıp; "Ama erenler; daha tadına bile bakmadınız ki?" deyince taşı gediğine koyar; “Bundan daha kötüsü olamaz ki...

Her zaman söylerim, mizah bir kültür ölçüsüdür; ama bende maalesef yoktur. Arkadaşım zaman zaman beni neşelendirmek için böyle fıkralar anlatır. Sakın yanlış anlaşılmasın. Hem, biz siyasi konular üzerinde fazla durmayız.

Bu arada, Erdoğan Bey arkadaşımın tezgâhtan-vitrinden benim için özel olarak seçtiği ikramların da nefis olduğunu ekleyeyim. Gerçi biz sohbetin nefis olması üzerinde duruyoruz. Sohbetin yanında böyle güzel nimetler olunca ne diyelim: Ballı börek mi, Aliyy-Ül A'la mı. Her ikisi de uyar.

Doğrusu sohbet sonrası yazdığım bu yazının da Aliyy-Ül A'la  olmasını isterdim; ancak kesintisiz iki saatten fazla süren sohbeti aynen yazmak imkânsız. Ancak ana hatları ile ele alıyoruz sohbeti. Bu sohbetten elbette birçok yan fikir çıkabilir; ama benim için ana fikir şu olabilir veya olmalıdır.

Artık biz de AYDINLANMA DEVRİMİNİ yaşamalıyız. Bunun için de her şeyden önce Kant’ın dediği gibi; “Aklımızı kullanma cesaretini göstermeliyiz.”

Sabahattin Gencal, Çekmeköy-İstanbul, 30.10.2020

                ______________

1.       https://viraverita.org/yazilar/kant-ve-foucault-aydinlanma-devrim-ve-toplumsal-degisim

Paylaşmak güzeldir.