08 Aralık 2018

Kucak Dolusu Selâmlar



           Eğitimci, şair ve yazar olan değerli arkadaşım Kazım Memiç, bir yazıma[i] (Facebook üzerinden) yazdığı yorumunda;

           “Yazmak, güzelliğin yansımasıdır ki ondan ışık alanlara selam olsun.
           Yazanlarsa, paylaşmanın zenginliğinde mutlu yaşasın.
          ve
           SAGEN, yaz ki varlığın Anadolu ile kaynaşsın, insanlarla kucaklaşsın.
           Özlemle selamlar, esenlikler.” diye yazdı.

           Sağolsun. Gönül gücümü artırdı. Ne var ki tanımladığı ve yönlendirdiği gibi yazamadım hiçbir zaman.  “Bundan sonra istendiği gibi yazabilirim.” demek de, doğrusu hayal benim için.

          Sözü edilen yazımdaki bir alıntıda günde 15-20 dakika yazmanın bir terapi gibi olacağı belirtiliyordu.

         Düşünüyor insan: Bir kişi terapi niyetine yazdığını paylaşırsa okuyucu bundan ışık alabilir mi? Tabii, oldukça zor bu. Belki de bunun için Sevencan takma adını kullanan arkadaşım:

         “Yazmak, güzelliğin yansımasıdır ki ondan ışık alanlara selam olsun.” diyor. Biz de siz değerli okuyucularımızı içtenlikle selamlayarak yazımıza başlayalım:

          Hamd olsun bugünler biraz daha iyiyim. Cumaya gidebildim. Hatta Cumadan sonra da kitap almak için Kadıköy’e gidip gelebildim.
Otobüse bindim. Otobüsün içindeki sıcaklık 20.7 C; ama dışarıdaki soğuğu yediğimiz için otobüs fırın gibi geldi bana. 

        Pencere kenarında yer de buldum. Rahat rahat gidiyoruz. Birkaç ay öncesine göre çevre daha güzel görünüyor bana. Küçük levhaları bile görebiliyorum. Güneşin ışıkları bir başka mı? Belki de gözlerimin feri gelmiştir. Uzatmayalım aheste aheste derler ya öyle bir yolculuk yaparken yanımdaki adam aniden kalktı ve şoförün yanına gitti. Şoföre öyle bir bağırdı ki… 
         Şoför ne dediyse, bir kadın söze girdi ve yolun açık olduğunu belirtti. 

         Ne olduğunu anlamıyorum. Böylesine sessiz, sakin, rahat giden şoföre de bağırılı mı? 60-65 yaşlarındaki bu adama ne olduğu sorunca randevusine geç kaldığını söyledi. Yorumu içimden yapıyorum. Ona bir şey söylemiyorum.

           Epey sonra otobüs duruyor. Yolcular iniyor. Allah Allah! Ne oluyor? Ben de indim. Başkalarına ne olduğunu sormaya gerek kalmadan şoförün birine yaptığı bir açıklamadan anladım ki lâstik patladı veya patlamak üzere. Yavaş yavaş ancak buraya kadar getirmiş bizleri. Kızanlara da “Dua edin ki bir şey olmadı.” deyiverdi. 

           Uzatmayalım bir başka otobüse aktarıldık. Aktarılan yolculardan bir kadın; lastikleri kontrol etmeden yola çıkılmayacağını söylüyor. Allah emanetiz diyen birine Türkiye’nin Allah’a emanet olduğunu söylüyor. Yönetimin ve denetimin olmadığını söylüyor. 

          Birileri söze giriyor: Ancak soğan depolarında ve köprülerde denetimin olduğundan dem vuruyor. Yol yapmaktan, yolunu bulmaktan; fabrika yapılmamasından açlıktan vb. söz ediliyor…  

          Şoförün affedilmez ihmali ta tepelere kadar uzuyor. İçimden "Bu kadar da olmaz ki..." diyorum. Evet, yönetimi ben de beğenmiyorum; ama böylesine tartışmaları da kınıyorum; tabii içimden. Birkaç ay dışarı pek çıkamamıştım. Durum ne kadar da değişmiş meğer…

          Hayırlısıyla Kadıköy rıhtımındaki duraklara geldik. Bir ara “tuvalet… sen kalır mısın? gibi kelimeleri duyar gibi oldum. Ama anlam veremedim.

          Biraz sonra, bir yörenin şivesiyle; “Hele biraz çabuk olun! Sayın yolcular!” sözleri üzerine yolcular iniverdiler. Ben, araba durmakta iken bir zor inip biniyorum. Bir ayağımı attım, diğerini atmakta iken araba kalktı. Az kalsın yüz üstü düşüyordum. Aksilik, bir araba da geliyordu. Nasıl bir korkuyla kendimi kurtardığımı sormayın. Şoförün aklına “Bir kişiden bir şey olmaz.” diye geçmediğinden eminim...

          Kadıköy’e inişimiz maceralı oldu. Dönüşümüz de bir başka âlem... 

          Neyse Kadıköy’de ne yaptığımı anlatayım da ondan sonra dönüş üzerinde dururuz.

           Rıhtımdaki bir kitapçıya uğramak için gelmiştim aslında. Çok ucuza epeyce kitap almıştım birkaç ay önce. Bir oyana yürüdüm, bir bu yana. “Kitapçı dükkânı yok olmuş mu desem, yerinde yeller esiyor mu desem…” 

           Uzatmayalım Yapı Kredi Yayınlarından, İş Bankası yayınlarından ve bir başka yayın evinden 11 kitap aldım. Tabii, kitaplara bakarak da epeyce zaman harcadım.

        Acıktım da. Oturup bir şeyler yesem çok geç kalacaktım. Bir simitle idare ettim…

         5-6 dakika sonra otobüs geldi. Otobüsün yükü her durakta  biraz daha artıyordu. Yük deyişime şaşırmayın. Gerçekten hamsi yükü gibi. 

         İstanbul'a geleli iki seneyi geçiyor; ama ben otobüs argolarını öğrenemedim. 

        Bir erkek yolcu bağırıyor: “Daha yolcu alma akraba olacağız!” Bir kadın yolcu; “İnecek yolcu yok. Arka kapıyı niçin açıp kapatıyorsun! Kapıda eziliyoruz!" 
        Her kafadan bir ses “Her sabah böyle her akşam böyle!” Telefon konuşmalarını duyuyorum. Herkes yakınıyor. Adım adım ilerliyoruz ancak.” 

          Ben, "Milletimize Allah kolaylık versin.” diyeyim sadece. Yorumu siz yapın. Biz yorum yapacak durumda değiliz.  Çünkü zaten hasta adamız, üstelik ezilme tehlikesi geçirmiş biriyiz.

          Sevencan ne demişti: “Yazmak güzelliğin yansımasıdır…” Bizse ayna olup durumu aynen yansıttık. Sanatçı olabilsek bu, ancak kendi kendine homurdanabilen sessiz çoğunluğun içindeki umuda bir kibrit çakabilirdik.

           Büyük bir lâf ettik değil mi? Demek ki insan yazmış olmak için yazsa bile bazı kelimeler kendiliğinden yan yana gelip, güzel anlamlar için kaynaşıyorlar. Sevencan da tam bunu söylememiş miydi? Onun yorumundan geriye ne kalıyor? “İnsanlarla kucaklaşmak”

          Kucak dolusu selâmlar.

          Sabahattin Gencal
          Çekmeköy-İstanbul, 07. 12. 2018


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...