14.9.26

Ziller Kimin İçin Çalıyor..?

 


Yeni bir Eğitim-Öğretim dönemiyle açılan okullarda, ziller de belirli aralıklarla çalmaya başladı. Onca ses arasında zilleri "gerçek anlamda" duyup-farkına varıp, kulak kabartabiliyor muyuz? Eğitim-Öğretimde ziller acı acı çalıyor, çınlıyor; kafamızda, yüreğimizde, beynimizde... Öğretmen, öğrenci, veli, anne-baba, yönetici, vatandaş olarak, ziller aslında hepimizi uyarıyor, düşünmeye yöneltiyor...  

İnsan olarak, duyu organlarımıza haksızlık ediyoruz bazen; belki önyargıyla, belki duygusalca, isteyerek ya da istemeyerek, onların görevlerini tam yapmalarını engelliyoruz. Görülmesi gerekenleri görmüyor, duyulması gerekenleri duymuyor, söylenmesi gerekenleri uygun zamanda, uygun biçimde dile getirmiyoruz. Görmezden, duymazdan geldiğimiz her şey, sonradan daha çok canımızı acıtıyor, karşılığında daha büyük bedeller ödüyoruz. 

Yaşarken öyle durumlarla, kişilerle karşılaşıyoruz ki bazen, gerçekten insanın içi sızlıyor; Çeşitli alanlarda, onca yıllık eğitim-öğretimin ardından, kazanılması gereken bilgi, beceri ve davranışlarda ne büyük eksikler, açıklarla mezunlar vermişiz.  Aslında çeşitli nedenlerle belli yaşlarda kazanılamayan davranışların, sonradan kazanılması da çok kolay olmuyor; gecikmeyi gidermek daha çok emek, çaba ve zaman istiyor. "Öğretmen, öğrenci, anne-baba, ya da yönetici olarak kimler nerede yanlış yaptı, hatalar olduysa, kimlerin payı ne kadardı, nasıl bir özeleştiri uygulandı, sorunun kaynağına, nedenlere inilebildi mi"... Çok yönlü, uzun zamanlı düşünmemiz gerekiyor. 

Aslında ziller hepimiz için çalıyor, hepimizi düşünmeye davet ediyor: Yıllar öncesini düşündüğünüzde; hangi öğretmenlerinizi adıyla hatırlıyorsunuz, kimleri düşünmek sizi rahatlatıyor, o yıllardan ne kadar olumlu-olumsuz izler taşıyorsunuz, o zamanlar bir bilgi ve görgü alışverişinden almaya ne kadar hazırdınız, ne kadar yararlanabildiniz...? Çocukluk veya gençlik döneminde (bilerek ya da bilmeyerek) yanılgılarınız, bugün nelere mal oldu? İyi örneklerden pay almaya hazırken, hangi kötü örneklerden etkilendiniz, ya da siz (uygun yaklaşımlarla)  istemesini mi bilemediniz...? 

Her alanda yaşamı farklı yönleriyle değerlendirdiğimizde; bazen "öğretici", bazen "öğrenici" konumundayız. "Öğrencilik", yalnız okulların dört duvarı arasında oluşan bir eylem değil: Güvenmeyi- güvenmemeyi, inanmayı-inanmamayı, umudu-umutsuzluğu, utanmayı-utanmamayı; acaba ne zaman, nerede, nasıl, hangi koşullarda ve kimlerden öğrendik...? Birbirimizi ne kadar tanıdık, hangi ölçütlerle değerlendirebildik? Sözsüz iletişimin bile geçerli olabileceği durumlarda-hiç iletişim kurmadan-kimleri nasıl incittik? Asıl olan "Hayat Okulunda" kendimizi ne kadar eğitebildik, hangi konularda "geçersiz not" aldık? 

Ziller içimizi titretiyor, bizi uyarıyor mu, yoksa duymazlıktan mı geliyoruz? Acaba işimize gelmeyen hangi durumlarda-iğneyi önce kendimize batırmadan- karşımızdakine çuvaldızı kullandık? Dakikaların değerini bilmezden gelip, saatleri, günleri, yılları nasıl acımasızca kaybettik. Gelişmiş ülkelerde zaman o denli önemliyken biz "yitirilmiş zamanlar ülkesi" olmayı nasıl başardık...(!) Doğru zamanda, doğru insanları bulabilmek için nasıl bir çabamız oldu, ne kadar yararlanabildik, kimleri onayladık, kimleri reddettik, kimleri damgaladık, "tanımadık-görmedik-duymadık-söylemedik"... 



Ne yazık yıllardır, çalan zilleri hiç duyamayanlar ya da duyuramadıklarımız da oldu... Okuma çağında: Okulda olması gerekirken; ovalarda, tarlalarda, atölyelerde, evlerde, başka işlerle uğraşan, hiç çocuk ve genç sayılmayanlar da vardı aramızda... Nice "Küçük Adam" zil seslerine bu yıl da çok uzak kaldılar; başka seslerin içinde sanki kayboldular, çalan zilleri hep "paydos zili" olarak algıladılar...

Severek, benimseyerek sürdürülen her iş, her meslek, kişiye değer kazandırıyor, topluma artı değer olarak geri dönüyor. Gönül rahatlığıyla, "yapmam gerekenleri yaptım" diyebilmek, her meslekte, ama asıl eğitimde çok önemli. Öğretmen olmak; dünyanın en zor ama en zevkli uğraşılarından biri... 

Bir öğretmen: öğrencilerinin yüreğini köreltmeden; görmeyi, anlamayı, dinlemeyi, düşünmeyi, yerinde konuşmayı, adil olmayı, uygun biçimde hakkını savunmayı, insana saygıyı kazandırabiliyorsa, kişiliği ve davranışlarıyla örnek olabiliyorsa başarıya da daha  kolay ulaşıyor. Bilgi açığı sonradan da tamamlanabiliyor, ancak kişilik oluşumu, kimlik kazanma uzun zaman alıyor, ruhsal zedelenmeler yaratıyor.


Eğitimde ödüller kadar caydırıcılar da önemli kuşkusuz: Hoşgörüsüzlük kadar aşırı hoşgörü de zararlı; zamanında kurallar öğretilmemiş, benimsetilmemişse, sonradan karşılaşılan yasaklar -cezalar, zamansız öfke patlamalarına neden olabiliyor. Her konuda; özgüvenli, cesaretli olma, haksızlıklara karşı çıkma, ancak "insan duyarlılığında" kabul görebilir. Kendisiyle ve çevresiyle barışık olan insan, bedensel güce, şiddete  başvurmaksızın, daha etkili olabilecek başka çözüm yolları arayabiliyor.  


 Öğretmenler, bazı durumlarda tüm çabalarına rağmen-çeşitli nedenlerle- bazı öğrencilerine ulaşamayabilirler de. Öğretmen olmak tabii ki her şeyi bilmeye yetmiyor;  yanılgıları açıklamak, gerektiğinde özür dileyebilmek , kişinin değerini düşürmez, saygınlığını artırır. Bilgeliğin özünde; sevgi, alçakgönüllülük, adil olabilme, bağışlama, hoşgörü var. Keşke öfkeye yenik düşmeden, zamanında mantık-duygu dengesi kurulabilse...Yüzyıllar öncesinden Konfüçyüs ne güzel sesleniyor: "Bilmediğini bilenin arkasından gidin. Bilmediğini bilmeyeni uyandırın. Bilmediğini bilene öğretin. Bilmediğini bilmeyenden kaçın." 


Her konumda alınan diplomanın derecesi, büyüklüğü, sayısı, her zaman kişinin "adam" olmasına yetmiyor. Deneyim, birikim, etkileşim, paylaşım, ve en önemlisi zaman, diplomayı zenginleştiriyor, ya da değer kaybettiriyor...Her yıl okullar açılıp ziller yeniden çaldığında:  Bir öğretmenin, insan yetiştirme uğraşı verenlerin yüreği çarpıyorsa, duygulanıp düşünüyorsa, çözümler üretebiliyorsa; iyi şeyler, güzellikler sürecek demektir.
   
Sadece eğitim kurumlarımızdan değil, "hayat okulundan" da yeterli bir diploma alabilen İNSAN sayısını artırabilsek; daha umutlu, daha güvenli bir ülke olabilir miydik acaba? Ziller çalarken; zaman çok geçmeden, keşke hepimiz kulak kabartıp duyabilsek, kendimize düşeni yapabilsek... 


NOT. Bu yazımı 27.09.2010 yılından önce bir Eğitim-Öğretim Kurumunda çalışırken yazmış daha sonra Blogda  yayınlamıştım.  Yıl 2024...
Emekli bir eğitimci olmama rağmen ; Her Eğitim-Öğretim Yılının başlangıcında okullarda ziller yeniden çalarken halâ büyük heyecan duyuyor, karışık duygular yaşıyorum.
Ve yıl: 2026 
 
2026-2027 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI KUTLU OLSUN. 

Çağdaş bilimlerin ışığında çocuklarımız-gençlerimiz,  öğretmenlerimiz ve anne babalar için, toplum için sağlıklı-mutlu-verimli, Ülkemiz için örnek başarılarla dolu bir yıl olsun. 

Makbule ABALI -Eğitimci
12 Eylül 2026 Urla-İzmir


















13.8.26

Algı Tuzakları / Ahmet Meral

  


Algı, dış dünyadan gelen uyarıların zihnimizde yorumlanmasıdır. Bugün ise algı, yalnızca bireysel bir süreç değil; sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi amaçlarla yönetilen güçlü bir araçtır.

Bilişim devrimi, algı operatörlerine daha önce görülmemiş imkânlar sundu. Yazılı, görsel ve sosyal medya; neyi izleyeceğimizi, dinleyeceğimizi, satın alacağımızı ve hatta neyi seveceğimizi büyük ölçüde şekillendirebiliyor.

Bir ürün, bir dizi, bir müzik grubu ya da bir düşünce, tekrar tekrar önümüze konularak zihnimizde “tercih” haline getirilebiliyor.

Daha tehlikelisi ise toplumların birbirlerine bakışının manipüle edilmesidir.

Bugün Doğu toplumları çoğu zaman beceriksiz, geri, akılsız ve şiddete eğilimli; Müslümanlar ise terörist, acımasız ve hoşgörüsüz gösteriliyor.

“Şark kafası!”

“Müslümanlar teröristtir!”

“Araplar Türkleri arkadan vurdu!”

“İranlılar hep Müslümanlarla savaşmıştır!”

gibi algı sloganları, tarihsel gerçeklerin yerine yerleştirilmeye çalışılıyor.

Oysa birkaç örnekten hareket ederek koskoca milletleri suçlamak, tarih değil, algı operasyonudur.

Örneğin “Araplar Birinci Dünya Savaşı’nda Türkleri arkadan vurdu” söylemi sürekli tekrarlanıyor. Oysa Osmanlı’nın en zor günlerinde devletin yanında duran Arapların sayısı, İngilizlerin vaatleriyle Şerif Hüseyin’in safına geçenlerden kat be kat daha fazlaydı.

Aynı yöntem Kürtler konusunda da kullanılıyor. PKK’nın varlığı üzerinden bütün Kürtler güvenilmez veya terör yanlısı gösterilebiliyor. Oysa Kürtlerin ezici çoğunluğu, bütün sorunlara rağmen Türklerle birlikte yaşamayı tercih ediyor.

Tikel örneklerden hareketle büyük toplulukları mahkûm etmek, algı yönetiminin en eski yöntemlerinden biridir.

Peki bu algı savaşlarını kim yürütüyor?

Bana göre izler, özellikle ABD ve Batı başkentlerine; daha geniş anlamda ise küresel siyonist güç merkezlerine kadar uzanıyor.

Silikon Vadisi’nin dijital devleri, sosyal medya ve eğlence endüstrisi üzerinden gençlerin dünyasını biçimlendiren büyük bir güce sahip. Moda, müzik, eğlence ve haz kültürü aracılığıyla gençleri kendi değerlerinden uzaklaştıran bir atmosfer oluşturuluyor.

Fakat burada kendimize de sormalıyız:

Bu algı operasyonlarına neden bu kadar kolay malzeme veriyoruz?

İslam dünyasının eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında ciddi sorunları var. Cehalet, atalet ve fakirlik gerçek sorunlarımızdır. Bunları inkâr ederek algı operasyonlarını boşa çıkaramayız.

Ancak sorunlarımızı büyütüp bütün dünyaya “İslam toplumu çökmüş durumda” mesajı vermek de başka bir yanılgıdır.

İslam dünyasının hâlâ güçlü aile yapısı, genç nüfusu, zor şartlarda yaşama becerisi, doğal zenginlikleri, dayatmalara karşı güçlü mukavemet yeteneği ve medeniyetini yeniden ayağa kaldırabilecek köklü bir değer mirası bulunmaktadır.

Bu nedenle kasıtlı haberleri ve abartılı istatistikleri şüpheyle karşılamalıyız.

Örneğin “İHL’lerde deizm yayılıyor” şeklindeki birkaç münferit örnek, milyonlarca insan hakkında hüküm vermeye yetmez.

Aynı şekilde Müslüman nüfusun olduğundan çok daha az gösterilmesi de dikkatle incelenmelidir. Sayılar üzerinden bile bir algı oluşturulabilir: “Müslümanlar azalıyor, din toplumdan çekiliyor” düşüncesi böylece yaygınlaştırılabilir.

Elbette gençler arasında ateizm, agnostisizm ve deizm yönünde belirli bir hareketlilik vardır. Bunu görmezden gelmemeliyiz. Fakat münferit örnekleri toplumun tamamına teşmil etmek de bilimsel değildir.

Üstelik İslam dünyasının dini hayatı, bu tür iddiaların çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor. Türkiye’de ve İran’da milyonlarca insanın Hz. Peygamber’in doğumu, kadir gecesi ve Hz. Hüseyin’in şehadeti gibi dini günlerde bir araya gelmesi, toplumların hâlâ güçlü bir dini damara sahip olduğunu gösteriyor.

Elbette her meşede birkaç çakal çıkar. Fakat birkaç çakal, ormanın tamamını temsil etmez.

Bu nedenle farklı mezhep ve gruplara karşı da daha dikkatli bir dil kullanmalıyız. Kadiyaniler, Nusayriler, Dürziler veya başka gruplarla ilgili konuşurken ortak noktalarımızı çoğaltmanın yollarını aramalıyız.

Ateiste karşı Allah inancına sahip deisti, putpereste karşı Hristiyanı tercih edebilecek bir zihin esnekliğine ihtiyacımız var.

Çünkü asıl mesele birbirimizi tüketmek değil, ortak değerlerimizi koruyabilmektir.

Sonuç olarak algı savaşlarına karşı ilk savunmamız; doğru bilgi, sağlam tarih bilinci ve temiz bir dildir.

İslam dünyası önce kendi “elbiseni temiz tut” ilahi hitabını içselleştirmelidir.

Kendi zaaflarımızı düzeltmezsek, başkalarının algı operasyonlarına sürekli malzeme sunarız.

Algı tuzaklarını bozmanın yolu, önce gerçeği doğru görmekten geçer.

Ahmet Meral

9.7.26

ABD ve Nato Sevgisi Nereden Geliyor?

 

AHMET MERAL
EĞİTİMCİ, TARİHÇİ VE YAZAR

Muhafazakarların bu ABD ve Nato sevgisi sizce nereden geliyor?

M.Şevket Eygi'nin 16 Mayıs 1969'da Türkiye'ye gelen ABD'ye ait 6.Filo'yu tebcil rezaleti ( kanlı pazar) aydınlanmamış yönleriyle de ortada.

Bu talihsiz olay; ABD emperyalizmini protesto edenlere karşı yapıldı.

Maalesef, protestoculara karşı bıçaklı sopalı saldırılar sonucu kan dökülmüştü...Üstelik toplu namaz görüntüleriyle karışık güya anti kominizm adına kutsalların alet edildiği bir eylem.

Yıllarca hafızalardan silinmeyen bu "gavur kayırıcılığı" ve işgüzarlık toplumsal ayrışmanın tek olmasa da çok önemli parametrelerinden birini oluşturmuştur.

Muhafazakar camiadan beslenip soluğu ABD'de alan ve orada ölen yeşil kuşak taşerönlerinin rolü aynı sünepeliğin ve dünyayı doğru okuyamamanın sonucu değil mi?

1949 yılında ABD önderliğinde kurulan Nato'nun işlevi ABD ve Batı çıkarları üzerine kurulu siyasi, askeri ve teknolojik bir pakt olmasıyla özetlenebilir.Bu işlev ve amaçlarını günümüzde de korumaktadır.

Bizim coğrafyamızda ki Nato ve ABD'nin birinci önceliği; İsrail'in varlığı, güvenliği ve bölgede Batı emperyalizmi adına karakol rolü üstlenmesinden ibarettir.

Köminist SSCB yönetiminin yayılmasını gerekçe göstererek bölgemizde de etkili olan bu pakta 1952'de Türkiye'de girdi.Batı'ya askeri ve teknolojik olduğu kadar zamanla siyasal bağımlılıkta giderek arttı.Türk siyasetinde etkili olmuş tüm liderler iktidara geliş veya iktidar süreçlerinde ABD akortlu olmaya, onu dünyanın en büyük gücü görmeyi alışkanlık haline getirmiştir.

Bu siyasiler arasında Ecevit yada Erbakan gibi bağımlılığı azaltma çabası içinde olanlar olsa da bu bağımlılık, Nato eliyle askeri yapılara nüfus edilmesiyle daha trajik bir sürece evrildi.

27 Mayıs 60 askeri darbesi, 1971 Mıhtırası, Ve nihayet 1980 Kenan Evren'in önderliğineki ihtilal ile bağımlılığı zirveye taşıyan bir boyut kazandı.

Türk milleti, bu ABD'den, Nato'dan aşağılama, tehdit, bir kısmı halen devam eden ambargolar ve nihayet kont- gerilla eliyle ülkenin tehlikeli iç çatışmalara sürüklenmesi dışında sadra şifa bir şey görmemiştir.

Bugünde bu tek taraflı çıkar ilişkisi baştan gücünü ve üstünlüğünü kabul ettiğimiz ABD lehine devam ediyor.

Satın aldığımız projesine ortak olduğumuz F 35 uçakları verilmiyor. Dünkü ABD basınının dikkat çektiği, İran savaşı sonrası çizilen itibarını, onardığını iddia ettiği Nato Zirvesindeki muhteşem karşılamaya, itibar sarhoşu edecek ihtirama rağmen halen Trump yuvarlak sözlerle bu konuyu geçiştirmekle yetinmiştir. Uçaklarınız gönderilecek talimatını verdim dememiş/ diyememiştir.

İsrail'in Nato tarihine eşit ömrü içinde geçmiş ve günümüzde gerçekleştirdiği cinayetler, katliamlar, sürgünler, soykırımlar durdurulması yönünde tek bir adım atılmadığı acı gerçeği ortada.

ABD ve Ortadoğu'daki sarsılmaz ortağı ve müttefiki İsrail ile beraber bölgedeki askeri gelişmelerin her zaman öznesi ortağı olmuştur.

Bir başka ifadeyle kurucu ortağın lideri Trump genelde Filistin'de bilhassa Gazze'de, Lübnan, Yemen ve nihayet İran'da yaşamını yitiren onbinlerin ölümünden rahatsız olmadığı gibi komşumuz İran'ın dini ve siyasi lideri Ayetullah Hamaney'i öldürüldüğü menfur eylemdeki rolünü saklamıyor.

On milyonlarca insanın katıldığı cenaze merasimleri sırasında bile Hürmüz yenilgisinin kuyruk acısıyla ateşkesi ihlal eden yıkım dolu saldırılarını sürdürüyor.

Böyle bir kulüp için ben Ebu Cehil çadırı diyorum.Bu çadırdan rahmet beklemek yeni kızıl elmalar üretmek mümkün değildir.

Gençlere tam bağımsız, özgün arayışları servis etmeliyiz.

Bir tarihçi olarak söyleyeyim ilk dönem yeniçerileri bugün yaşasaydı Trump'u yakalar yargı için Kadı'nın önüne getirirlerdi.

Azaplar (yeniçerilerin ileri kolu bunu da yapmaz ) infazı tercih ederdi.

Ahmet Meral, 09. 07. 2026

 

24.4.26

Çocuklara Bayram Armağan Edilen Tek Ülke-Türkiye

 Nisan 23, 2026

 


SEVGİLİ ÇOCUKLAR

Bundan tam 106 yıl önce bütün milletin ve ülkenin tek temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Yeni Türkiye Devleti böylece kurulmuş oldu. 

ATATÜRK 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramını çocuklara armağan ederken şöyle diyordu:

"Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevidir. "

"Çocuklarımızı artık düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimi düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız."

"Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde; yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle beraber doğruya, iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışılmalıdır."

DÜNYADAN SÖZLER:

"Toplumumuzun en kırılgan bireyleri olan çocuklarımıza şiddet ve korkudan arındırılmış bir hayat borçluyuz." Nelson Mandela

"Çocukların eleştirmeden çok, doğru rol modellere ihtiyacı vardır." Josep Joubert 

"Yaşlılar savaş çıkarabilir. Ama tarihi çocuklar yazar." Ray Merritt

"Ruhunuzu iyileştirmek için çocuklarla vakit geçirin." Dostoyevski

"Bir çocuğun aldığı ilk izlenimler bütün ömrünce sürer." Heinrich Sclimann 

GÜNÜN GÖSTERİSİ 

Sabah saat 10.00 da İzmir Güzelbahçe'de bir Vakıf okulunun  gösterisindeydik;

Okulun spor salonunda düzenlenen kutlama törenine yüzlerce kişi katıldı. 

Okulun geçen yılki kutlamada verdiği mesaj doğa ve çevre kirliliği idi.  Çok başarılı idiler.

Bu yıl çok güzel bir koro, harika halk oyunları ve dans gösterileri vardı. 

Gösteri programını sunan iki sunucu çocuk, profesyonel sunucular gibiydi.

Ülkemizin değişik yörelerinden oyunlar sergileyen halk oyunları ekipleri; özel giysileri ve oyunlarıyla büyük alkış aldı.

Deniz kızları ve kız ve erkeklerden oluşan vals grubu çok çok başarılıydılar.

Okulun öğretmenler dayanışması ve görev anlayışı, ekip çalışması mükemmeldi.

Birlik ve beraberlik ruhunu tazeleyerek bizleri çok duygulandıran, istenirse neler yapılabileceğini kanıtlayan, eğitime umut tohumları eken Vakıf İlköğretim Okulu yönetici ve öğretmenlerine sonsuz teşekkürler. Bulutlu bir günde içimizi  ısıttınız, ufkumuzu aydınlattınız. 

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN. 

BİLİMSEL VE ÇAĞDAŞ EĞİTİM YOLUNDA ATILAN HER ADIM, ÇOCUKLARIMIZA DAHA İYİ BİR GELECEK, DAHA MUTLU, HUZURLU, AYDINLIK YARINLAR  HAZIRLASIN DİLİYORUZ.

Makbule ABALI- Eğitimci 

23 Nisan 2026- İzmir- Türkiye











17.4.26

Aksayan Eğitim-Sona Eren Hayatlar

 



Yazımın başlığı konusunda çok düşündüm. Bu kez içimden geçenleri yazmadım, yazamadım. Bir hastalıkta panzehir vermek yerine zehir akıtmaya hangi merhametli yürek katlanabilir? Ancak durum içler acısı. Gerçekleri görmezden gelmek ya da sorunları örtbas etmek, kanayan yarayı daha kötü duruma düşürmekten başka ne işe yarayabilir? Eğitimde ulaştığımız nokta bu olmamalıydı.

Yıllardır eğitimin içinde olan, emeklilik sonrası da gündemi yakından izleyen biri olarak; her güzel haberde mutluluk duyarım, tersine her kötü haber içimi acıtır, yetişmekte olan kuşaklar adına büyük endişe ve üzüntü duyarım. Düşünme yetinizi kaybetmediyseniz, düşünüyor, çare arıyor, neden - sonuç ilişkileri içinde olayları değerlendirmeye çalışıyorsunuz. 

Tüm kurumlarda olduğu gibi, Eğitim-Öğretimde ekip çalışması, uzun zamanlı kararlar alma, alınacak kararla ilgili olarak konuyu ilgilendiren kişilerle seminer ve toplantılar düzenlemek hayati önem taşıyor. Sonuçlardan nedenlere ulaşıp yeterli önlemler alınamazsa, kararlar uygulamaya geçirilmeyip kâğıt üzerinde kalırsa tüm çalışmalar boşa gidebiliyor. 

Bir araştırma yapıldığında; Milli Eğitim Bakanlarımızın çalışma sürelerinin büyük çoğunlukla 2 yıl olduğu görülür. Oysa Eğitim, bir uzmanlık alanıdır. Okullarımızda eğitim sistemi ne yazık ki yamalı bohça gibidir. Sınıf geçme, sınıfta kalma, kredili sistem, el yazısı ya da küçük harfle yazmaya başlama, taşımalı eğitim, okul binalarının değişimi, din görevlilerinin Rehber Öğretmen olarak atanması gibi kararlar, kalıcı olmayan, değişken kararlardan sadece birkaçıdır. Yanlıştan dönme çok kolay olmamakta, bedelini,  yeni yetişmekte olan çocuk ve gençler ödemektedir.

Her çocuk ayrı bir dünyadır. Özellikle ön ergenlik ve ergenlik dönemlerinin yaşandığı yıllar, bedensel, zihinsel, ruhsal ve sosyal  değişimlerin yaşandığı yıllar olarak ayrı bir özen ve ilgi ister. Bu yıllarda genç, aileden çok arkadaş çevresinin etkisi altındadır. Şiddete baş vurmadan davranışlarının, sosyal çevresinin, ilgi ve beklentilerinin denetlenmesi, kontrol edilmesi çok önemlidir. 

Çocuk-aile-okul üçgeni sağlıklı olarak oluşturulmamışsa başarısızlıklar ve kural dışı davranışlar kaçınılmazdır. Okulunu, çevresini sevmeyen ya da sevilmediğine inanan genç ya içine kapanacak ya da tepkileriyle güç gösterisine girişecektir. Gücünü farklı yollardan kanıtlama yoluna gidebilir: Çete kurabilir, zararlı alışkanlıklara yönelebilir, isyankâr, kurallara uymayan bir tip olabilir. 

Kız çocuklarında; yaşına uymayan giysilerle dolaşma, aşırı makyaj yapma, yanlış arkadaşlar seçme, macera tutkusu, kural dışı davranışlar, evden kaçma gibi uç davranışlar gözlenebilir. Anlayışlı bir anne-baba, hoşgörülü bir öğretmen, güvenilir, sırdaş bir rehber öğretmen, iyi yönlendirici bir arkadaş bulabilen çocuk ya da genç şanslı sayılırken tersi durumlarda istenmeyen olaylar yaşanabilir.

Gençlik çağında; Günlükler, anı defterleri, çeşitli boş zaman ilgileri, sosyal medya alışkanlıkları görülebilir. Zaman zaman onunla sohbet ederek hangi konularda nasıl seçim yaptığı belirlenebilir. Bu yaşlarda özenti, taklit, aşırı hayranlıkla belli kişilere bağlanabilir. Her toplumun kendine özgü kalıpları olduğu unutulmamalıdır. Dizi filmler, dijital ortamda oyunlar, filmler dikkatli bir anlayışla belirlenemezse, kontrol edilmezse her tür olumsuzluk yaşanabilir. 

Okullarımızda sosyal etkinlikler yok denecek kadar azaldı. Özel okullardaki çocukları için bile veliler okul dışında sosyal kulüplere çok yüksek fiyatlar ödüyorlar. Oysa çocuk ve gençler enerjilerini olumlu biçimde boşaltacakları, yeteneklerini değerlendirecekleri alanlarda daha ılımlı ve hoşgörülü yetişiyorlar. Kontrol edilemeyen sosyal etkinlikler fayda yerine zarar veriyor.

Sınıflarımız çok kalabalık. Öğretmen öğrencisini, ailesini tanımıyor. Aslında okul, aile ve toplumda çoğu kez aynı davranışlar sergileniyor. Çocukların evcilik oyunlarında, gençlerin tipik davranışlarında bunu görmek mümkün. Kaba, isyankâr, pervasız ya da sakin, nazik, saygılı. 

Okullarımızda Rehberlik Servisleri çeşitli nedenlerle olması gerektiği gibi çalışmıyor, çalışamıyor. Rehber öğretmenler sayıca yeterli değiller, gerekli donanımları yok. İdealist çalışan öğretmenler fark edilmiyor, denetimler sağlıklı değil. 

Gelişmiş ülkelerde sosyal bütçeden eğitime ayrılan pay, geleceğe yatırım yapıldığı dikkate alınarak, her zaman özenle, dikkatle belirleniyor. Uluslararası yarışmalarda başarı sıralamaları üst düzeyde. Değer kaybetmiyor, değer kazanıyorlar. 

Sade bir vatandaş, eski bir Eğitimci olarak gönül arzu ediyor ki; Güzel ülkemizi, herkesin sorumluluğunun ve görev anlayışının bilincinde olarak hak ettiği seviyeye çıkaralım.

Makbule Abalı-Eğitimci

16 Nisan 2026 Türkiye

 


5.4.26

Ebu Zer el-Gıfârî- 01

     


    -        ❓…

-        Peygamberimiz Muhammed’in (sav),
“Yer ve gök, ondan daha doğru sözlü birini taşımadı.” buyurduğu kişi, sahabeden Ebu Zer el-Gıfârî’dir (r.a.).

     Bu söz, onun doğruluğu, dürüstlüğü ve hak sözlülüğü sebebiyle söylenmiştir. Ebu Zer (r.a.), özellikle:

·         Doğruyu çekinmeden söylemesi

·         Zühd ve takvası

·         Dünya malına karşı mesafeli duruşu

·         Haksızlık karşısında susmaması

ile tanınmıştır.

      Hadis kaynaklarında bu övgü, onun doğruluk ve sadakatinin en güçlü delillerinden biri olarak aktarılır.

16.3.26

Bir Anma Programı: Süreyya Berfe

  



Mart 16, 2026

BİR ANMA PROGRAMI: SÜREYYA BERFE


Yazmayı, yapmayı düşündüğü şeyleri ertelememeli insan. Zaman öylesine çabuk geçiyor ki, günbegün anlatmak istediğiniz konular güncelliğini kaybediyor. Sondan başa giderek anlatacağım  bu kez.

İzmir Urla'da TOHUM Sanat Alanı ve İlkdördün Kültür ve Sanat Vakfı işbirliği ile şair Süreyya Berfe'yi anma ile ilgili bir dizi etkinlikler planlanmıştı. Küratörlüğünü Hakan Kırdar'ın üstlendiği, 18 sanatçının yer aldığı serginin açılışı 4 Mart günü gerçekleşti. 

Tüm çalışmalar; Hayatının 15 yılını İzmir yöresinde (Foça ve Urla'da) geçiren, 9 Ocak 2024'de Urla'da vefat eden şair Süreyya Berfe ile ilgiliydi. Yaşamında sayısız edebiyat ödülleri alan, şiirleri 18 dile çevrilen, insanlar, doğa, çocuklarla ilgili felsefi, edebi yüzlerce şiir yazan ama pek çok sanatçı gibi yaşarken yeterince tanınmayan, anlaşılmayan bir şairimiz.

4 Mart- 8Nisan tarihleri arasında belli bir program doğrultusunda düzenlenen etkinlikler, Şair Berfe'ye bir vefa borcunu ödemekle kalmadı. Çalışmalar aynı zamanda toplumun farkındalığını ve duyarlılığını arttırarak sanata, sanatçıya bakış açısını geliştirmek amacını da taşıyordu. Urla; güzel doğası, kadim tarihi ve kültürlü insanlarıyla pek çok şair, yazar ve sanatçının tercih ettiği bir belde olmuş.


 

Bu programın içinde en son düzenlenen etkinlik; Urla İskelede Tanju Okan Parkı'nda "Süreyya Berfe Şiir Günü" adıyla "Urla Açık Hava Şiir Antolojisi" oldu. Böyle bir düzenlemeyi yaşadığı günlerde hep hayal edermiş Süreyya Berfe. Gerçekleşmesi ne iyi oldu.

Sanırım her şey, O'nun istediği gibi oldu. Güneşli ama biraz serin bir günde 7' den 77'ye  hatta 90 yaşına kadar şiir severler bir araya geldiler. Yapı Kredi Yayınları arasında yayımlanmış Berfe şiir kitapları elden ele aktarıldı. Berfe'nin şiirlerinden dizelerle sesler açık havada yankılandı. Mikrofon elden ele dolaştı. Şiire tutkun insanlar açık hava şiir antolojisinde heyecanla yer aldılar.

Sevda şiirleri, doğa şiirleri, çocuk şiirleri, toplum şiirleri adeta bir şiir sepetinden tek tek ayıklanarak sunuldu. Aramızda; bastonuyla yaş almış insanlar, gençler, pusette bebekler, okumayı yeni kavramış çocuklar da vardı. Varsın heceleyerek okusun, şiir okumanın , dinlemenin, düşünmenin, hayal etmenin hazzına vardı insanlar. Heyecan dalga dalga yayıldı,  kuşlar, ağaçlar, gökyüzündeki bulutlar tanıklık ettiler bu güzel dinletiye...

Bu güzel günden bir gün önce (14 Mart Cumartesi Günü)  Tohum Sanat Alanı üst katında 7-10 yaş arası ilkokul öğrencileriyle bir etkinlik gerçekleştirdik. Günün duyurusu önceden yapılmıştı. Son zamanlarda bulunduğum en güzel etkinlikti diyebilirim. Süreyya Berfe çocuk kitapları (Çocukça, Eksik Alfabe) üzerinden hayatı anlama, algılama ve anlamlandırma çalışmaları yaptık.

Duyguların dışa vurumu, merak, sorma, sorgulama, kendini ifade etme, paylaşım konularında bulmacalar, masallar, el becerileri  yoluyla çalışmalar yaptık. Sevgi ve ilgi ile güven vererek, uygun yaklaşımlarla çocuklar harikalar yaratıyor, kalıcı izler bırakıyorlar. Hepsi o kadar içten, doğal, yapmacıksız, abartısız. Berfe de çocukları çok severmiş.


Bütün bu yapılanları görse Süreyya Berfe de çok mutlu olurdu eminim. Her çalışmada O'nun ruhsal ve zihinsel dünyasından esintiler, anılar ve yaşanmışlıklar yansıtılmaya çalışıldı. Açılışta düzenlenen sergi çok daha geniş kapsamlıydı. Grafik çalışmaları, yazı ve fotoğraflar, küçük heykelcikler, kullandığı eşyalardan özenle saklananlar... Çalışmaların bir bölümü İstanbul'da Yapı Kredi Sanat Galerisi'nde sergilenecek.

Sergi kapsamında ben, şiirlerinden, deyişlerinden yola çıkarak, Süreyya Berfe ile söyleşiyi seçtim. Nostaljik anlamda siyah-beyaz eski fotoğraflar eşlik etti bu hayali sohbete. Onunla tanışma-görüşme şansım olmadı. Zaman tünelinde yolculuk beni heyecanlandırdı, çok mutlu etti. Ekipte yer alan arkadaşların her biri çok değerliydi. Yardımlaşma ve paylaşım örnek olacak ölçüdeydi.


Kültür ve bilim insanlarımıza, sanata ve sanatçılara gösterilen ilginin, duyarlılık ve farkındalığın artması, toplumsal bilincin sağlanması içten dileğimizdir. Kaybettiğimiz tüm değerlerimizi rahmetle, saygı ve özlemle anıyoruz. Yaşayan tüm değerli insanlarımızın hak ettikleri biçimde yaşatılmaları, değerlerinin fark edilmesi görüş ve beklentisiyle... 

Makbule ABALI-Eğitimci

16 Mart 2026 Urla-İzmir


SEVGİLİ ARKADAŞIM adlı şiirinin ilk dizeleri;

Gözlerinin rengi gibi

yüreğinin rengi gibi

saçların da kendi renginde

Ama ben ellerini gördüm önce

toplayan, düzelten, onaran ellerini...

Dokunduğuna soluk aldıran 

telaşlı, usta, sevecen ellerini... 

Geç anladım ve inandım.

Her gün daha çok inanıyorum.

Ellerin, güzel işlerin karıncası.

Ellerin, ellerden bıkmış ellerime sığınak.

Süreyya BERFE